20.05.2021 “Canı canana kurban eyleyen gelsin bu meydane…” kasidesini Murat Paşa’daki Bab-ı Kelam’da ilk kez dinledim. Gramofondan cızırtılı yükselen ses ve makam dikkatimi çekti. Soğuk ve yağmurlu kasım ikindisinde gökyüzü kül rengine bürünmüş. Ben ise canı kurban edeceğim bir cananı bulamamanın üzüntüsünü yaşıyorum. Üst üste dört defa dinlediğim taş plağı gramofondan çıkarttım. Kâni Karaca. Sustum. Taş plak elimde pencere kenarına oturdum yağmurla, gökyüzü ile konuştum kimse duymadı.
Servet içeri girdi. Sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Elimdeki plağa baktı, üzerindeki yazıyı okudu. Şaşkınlık içinde, “Yav sen Kâni Karaca’yı bilir misin, dinler misin?” dedi.
Kâni Karaca’yı ilk kez dinlediğimi sesinden ve icrasından etkilendiğimi söyleyince Servet, “Gel sana hikâye anlatayım da bak analar ne Kâni doğurmuş.” dedi.
Dayım Erzurum’un meşhur hafızlarındandı. Çırçırlı Kör Hafız Efruz’un ismini duydun mu?”, “Hayır duymadım.” dedim. “Bilmiyorsan dinle, dayımın hikâyesini.”
“Allah rahmet eylesin hafız dayım, demirci çırağı iken on sekiz yaşında gözüne çapak kaçması sonucu kör oluyor. Bir yıl sonra da diğer gözünü kaybediyor. Âma olunca dayım kendini dine verdi. Mahalle cami imamından Kur’an-ı sekiz ayda kulaktan dinleyip hafız oldu. Alvarlı Muhammed Lütfü Efendi’den ders aldı. Bu sırada def çalmaya başladı. Def eşliğinde gazel, kaside, mevlit okudu.
Garson masamıza yaklaştı. Servet’e ve bana sıcak ıhlamur getirdi. Ihlamurlarımızı nefis kokusunu içimize çektikten sonra tabaktaki küçük limon dilimlerini bardağa attık. Yağmur, cama vuruyor. Gramofon çalmıyordu. Yağmurun sesi ve Serhat’ın konuşması canımın sıkıntısını gidermişti. Serhat, iyi bir dinleyici bulmanın keyfi ile konuşmasını sürdürmeye devam etti, “Allah rahmet eylesin hafız dayım, Efe Hazretlerinin bütün kasidelerini ezbere bilirdi. Kulaktan hayatı algılıyordu. İşittiği bir sesi, şiir, gazeli hemen hafızasına nakş ediyordu. Ezberi çok güzeldi. Güçlü bir hafıza, güçlü bir sesi vardı. Baritondu.”
Dayısının yeteneğinin Erzurum’da körelmiş olduğunu ifade ettiğimde Servet, “Dayım çok şanssızdı. Yoksulluk içerisinde, güney köylerinden omurilik anomalisi yengemle görücü usulü evlendirildi. Yengen, iki kat yürüyordu. Yüzü toprağa yakındı. Bu evlilikten, Ebubekir Osman ağabeyim doğdu. Daha da çocukları olmadı. Allah rahmet eylesin hafız dayım belediye de engelli kadrosundan işe girdi. Çırçır’a yerleştiler. Ebubekir Osman ağabeyim yirmi yaşında Çorum’a askere gitti. Ebubekir Osman askerdeyken hafız dayım elli bir yaşında akciğer kanserinden öldü. Allah rahmet eylesin hafız dayım çok sigara içerdi. Günde iki üç paket sigarayı bitirdiğini hatırlıyorum.”
“Servet dayında ne ciğer varmış öyle.” diyerek sözünü kestim. Servet, sigarasız ıhlamur gitmiyor diyerek cebinden çıkarttığı sigarasını yaktı. “Hafız sen sigara içmiyordun değil mi? diye sordu. Sigara içmediğimi biliyordu. Sigaraya nedense hiç kanım ısınmamıştı. İki düşman gibiydik. Ne sigara beni ne de ben sigarayı sevebildim. Düşmanın hain bakışı gibiydi kokusu ve dumanı. Servet, biraz önce yaktığı kibritin yanmakta olan tanesini hızla sallayıp söndürdü. Bıyıksız dudaklarının arasındaki sigaradan nefes çektikten sonra, “Allah rahmet eylesin hafız dayımın ölümü üzerine benden büyük olan Ebubekir Osman ağabeyim, izinli geldi. Köyde hafız dayımı toprağa verdik. On günlük mazeret izninden sonra ağabeyim birliğine döndü. Ebubekir Osman Ağabeyimin terhisine on beş gün kala Töre yengem kalp krizinden öldü. Ebubekir Osman ağabeyime haber vermedik. Yengemi hafız dayımın yanına defnettik.” Sigarasını tamamlamadan söndürüp küllüğü yan masaya bıraktı. “Allah rahmet eylesin hafız dayım ve yengemin ölümlerinden iki yıl önce Ebubekir Osman ağabeyimin düğünün yapmıştık. Ağabeyim askerden gelince yengemin yani annesinin öldüğünün kara haberini verdik. “
Sustu. Pencereden dışarı baktı. Dönüp yüzüme baktı bir şey söyleyecekti vaz geçti. Sağ eliyle dökülmüş saçlarının bulunduğu ön kısmı sağ eliyle kaşıdı. Acı çekiyormuş gibi gözlerini kıstıktan sonra, “Şanssız insan Ebubekir Osman ağabeyim. Yaşadığı dram, hayatı filmlere romanlara konu. Ebubekir Osman Ağabeyle evlerimiz aynı mahalledeydi. Töre yengemin öldüğünü öğrenir öğrenmez evimizin kapısını çaldı. Arabamla köye götürdüm. Yengemin ve Allah rahmet eylesin hafız dayımın kabrini ziyaret ettik. Mezarlıkta sarıldık ağladık. Neyse eve döndük. Ebubekir Osman ağabeyim işsiz. Mesleği yok. Gecekonduda yaşıyor. Askerden yeni dönmüş. Neyse uzatmayayım hafız bir ay sonra Ebubekir Osman ağabeyimin eşi Gülçiçek yengem Çiçek’i doğdu. Çiçek’in sevincini yaşarken, Gülçiçek yengem beyin kanaması geçirdi. Sigorta Hastanesi Acil Servis’e götürdük. Yengem ertesi gün vefat etti. Ebubekir Osman ağabeyim on günlük bebeğiyle ortada kaldı.”
Servet ne yaptın sen kardeşim, dünyanın bütün kıyameti dayının oğlunun başına kopmuş. Sallamıyorsun değil mi, “Hafız ne sallaması, bütün bu dramın talihsiz kahramanı Ebubekir Osman ağabeyim karşı köşedeki tavuk dönercide garson olarak çalışıyor, vaktin varsa çağırıp sizi tanıştırayım.”
Servet’e hafız dayısının ve kuzeninin öyküsünden etkilendiğini belirtip, masanın üzerinde durmakta olan Kâni Karaca’nın, “Canı canana kurban eyleyen gelsin bu meydane…” kasidesinin plağını alıp, gramofona yerleştirdim. Dışarıda yağmur hızını kesmeden devam ediyor. Kurma kolunu çektikten sonra bıraktığım gramofondan hüznün, ayrılığın, vuslatın cızırtılı sesine kaynamış ıhlamur kokusundan kendimizi bıraktık.
SON
