Soyulmuş taze salatalık eşliğinde soğuk birasını yudumlarken, “Anama içki içirdiğimi öğrense babam beni evlatlıktan reddederdi.” diye düşündü Cuma. Annesine ağrı kesici şurup diye içki içirmekten zevk alan Cuma “Anam da içki olduğunu bilmediği rakıyı içince başının, ağrısını unutup türküler söylenir, odanın ortasında ne güzel oynardı.” diye içinden geçirdi. Anasının başının ağrısı nüksettiğinde ya da dizleri ağrıdığında, “Cuma, annen kurban olsun sana şu ağrı kesici şurubundan ver de kör olasıca ağrılarım dinsin. Bu gâvur şurubun etkisi başka. Bütün ağrılarımı giderip, beni öyle hoş ediyor ki, sanki bulutların üstünde uçuyorum.” Cuma anasını tebessümle dinler ama ona içirdiğinin içki olduğunu söylemezdi. Bir keresinde annesi, “Ola Cuma bana atın fışkısını içirmiyorsun he mi?” diye sormuştu. Annesi içki isimlerini bilmediği için hepsine “atın fışkısı” diyordu. Cuma, “Ana o ne biçim söz. Duymamış olayım. Merhum Hicabi Usta’nın karısına içki içirmek kimin haddine. Hele benim anama atın fışkısını içirmem yakışık alır mı? Bu gâvur ağrı kesicisi çok pahalı olduğu için eczanelerde satılmıyor. Özel olarak Almanya’dan getiriliyor. Güzel anam bu mübarek şurubu şifa niyetine iç.” diyerek anasının ahir ömründe içki içmesinden mutluluk duyardı. Kendisini bildi bileli annesi yoksulluk içinde yaşamış ve yüzü hiç gülmemişti. Cuma, alkolün etkisiyle annesinin yüzünün gülmesini, neşelenmesini keyifle izler, “Garip anama gülmek, neşelenmek yakışıyor. Bu meret olmasa şu üç günlük dünyada anamın keyfinin yerine geleceği yok.” diyerek teselli bulurdu.
Penceresiz meyhanenin anason kokusunda Cuma duvardaki saate baktı. Yalnız oturduğu masasının üzerinde iki şişe soğuk birayı bitirmişti. Peş peşe içtiği sigaraların dumanını ciğerlerinden gezdirip burnundan dışarı vermekten keyif alıyordu. Hoparlörden Muazzez Abacı’nın, “Her günüm mazide kalmış günlerimden gün ara” şarkısı yükselirken saat on dokuz on beşi gösteriyordu. Akşamüzeri tek başına bira içmeyi seviyordu. Meyhanede kendisiyle, gölgesiyle baş başa kalırdı. Görülmeyi, hissedilmeyi, dokunulmayı gözünün içine bakarak bekleyen dost bilirdi kadehini…
Hesabı ödeyip dışarı çıktı. Yağmur kokulu yaz akşamı havasını ciğerlerine çekti. Meyhaneden on dakika yürüme mesafesindeki düğün salonuna doğru adımlarını hızlandırdı.
Baba tarafından dedesi Caferiye Camii imamlarından Hacı Süleyman Efendi’ydi. Annesinin babası ise Kitapsevmezler’den İsmet Efendi’ydi. Merhum kundura ustası Hicabi Bey’in büyük oğluydu Cuma. Sekiz yaşında mahalle camiindeki yaz Kur’an kursuna gittiği bir gün Kürt Celal isimli hoca, yaramazlık yaptığı ve suparayı yanlış okuduğu için Cuma’yı falakaya yatırmıştı. Arkadaşlarının korku dolu bakışları arasında yediği dayağın ardından camiden, din adamlarından ve dinden soğumuştu. Tabanlarında hissettiği çubuğun acısını unutamıyordu.
Babasının zoruyla Cuma ve bayram namazlarını kılıyordu. Babasının vefatının ardından namazı terk etti. Arkadaşlarının ısrarıyla içkiye başladı.
Mahalleden kapı komşuları ve kirvesi Ali Zülfükâr’ın oğlu Ali Murteza’nın düğün törenine davetliydi ve geç gitmek istemiyordu Cuma. Alamancı Ali Zülfükâr, mert, yiğit,hayırsever ve çalışkan birisi olarak nam salmıştı. Yaşıtı Ali Murteza da babası gibi saygın, efendi ve alçakgönüllü birisiydi. Ankara’da inşaat mühendisliği okumuş olan Ali Murteza, mimar Ezo ile hayatlarını birleştirme kararı almışlardı. Bu güzel günde Kirvesinin oğlunun düğüne katılmanın heyecanını yaşayan Cuma, damada takılmak üzere tam altın satın almıştı. Ali Murteza ile birçok kavgaya karışmış birbirlerini korumuşlardı. Aynı okulda, aynı sırada oturmuş aynı derste kopya çekmişlerdi. Aynı dershaneye gitmiş farklı üniversiteleri kazanmışlardı. Ali Murteza soğukkanlı, disiplinli ve çalışkandı. Cuma ise heyecanlı ve dağınıktı. Heyecanlanınca alnında ve ensesinde ter damlacıkları oluşur, dili peltekleşir R’leri söyleyemezdi.
Cuma, çocukluk ve gençlik arkadaşının düğününe giderken, Ali Murteza ile Tıllik Rüştü’nün bakkalından sakız ve balık kraker çalmaları gözünde canlandı…
Düğün başlamıştı. Mahallenin genç, bekâr kızları kuaföre yaptırdıkları saçlarını ve kostümlerini göstermek için salon içerisinde amaçsız dolanıyor ya da tuvalete gidip makyajlarını yeniliyorlardı. Cuma, tanıdıkların başıyla selamlayıp, arkadaşlarının bulunduğu arkalardaki masaya oturdu. Düğünlere gitmeyi sevmezdi. Ali Murteza canıydı, kardeşiydi. Kardeşinin düğününde bulunmayı görev biliyordu.
Ali Murteza ile Ezo çiçekle süslenmiş masada oturmuş dans eden davetlileri izliyordu. Pistin ön kenarındaki masada Cuma’nın Kirvesi Ali Zülfükâr ile eşi Vera oturuyordu. Garsonların servis yaptığı çerez ve kurabiyeyi gazoz eşliğinde atıştırırken, mahallenin kızlarının pistte halay çekmesini izliyordu Cuma. Babasının ölümün ardından içine kapanıp, kalabalığı sevmez olmuştu. Yalnızlığı, yalnız kalmayı seviyordu. Orkestra “Lorke”yi çalıyordu. Halay başının yanındaki genç kız salonun en güzeliydi. Tanımıyordu. Halaya katılanların çoğu mahallenin kızlarıydı. Leylak ve gelincik motifli uzun beyaz şifon kıyafetin içerisindeki kız dikkatine çekti. Uzun, ince, zarif boylu. Düz uzun siyah saçları, uzun kirpikleri, gamzeli çıkık elmacık kemikleri, kalemle çizilmiş ince kaşları, düz, ucu kalkık ince kemerli burunlu. Michelangelo’nun elinden çıkmış kusursuz bir mermer heykeli andıran bu kız kimdi? Ayak hareketlerinden ve halay başına uyum sağlamakta güçlük yaşayan bu kızın halay bilmediği belli oluyordu. Orkestranın etkisiyle kızlar coşmuş, terli kısraklar gibi halay çekiyordu. Halaydaki yabancı kızın inci kolye ve küpeleri güzelliğine, zarafetine kutsal bir güzellik katılıyordu. Sol kol bileğindeki kırmızı-beyaz iplikten örülme basımbarın varlığını unutmuş gibiydi halaydaki kız. Mağrurdu. İnci kolye ve küpelerin ışıltısında yüksek ökçeleri ritme uyum sağlamaya zorlanıyordu. Cuma gözünü pistteki kızdan ayıramıyordu. Halayın bitmesiyle uzun, zarif boylu kız Ali Zülfükâr’ın masasına oturdu. Meraklı ve hayran bakışlar ile uzaktan takip edildiğinden habersiz kız, kirvesinin kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Kirvesi kızın anlattıklarına kahkaha ile karşılık veriyordu.
Cuma, sigara içmek için salonun dışına çıktı. Akşamının serinliği yerini yağmura bırakmıştı. Çakan şimşek göğü aydınlatıyordu. Cuma, birkaç nefes aldığı sigarasını atarak salona döndü.
Kirvesinin kızı Lerzan orkestranın çaldığı her parçada pistte oynuyordu. “Allah’ım bu kız güzel oynamayı nerede, ne zaman öğrendi?” diye söylendi Cuma. Vücudundan ter ve parfüm kokusunun yayıldığı Lerzan’ı pist kenarında yakalayan Cuma, kirvesinin yanında oturan kızın kim olduğunu sorup, tanışmak istediğini söyledi. Çevresine gülücükler dağıtan Lerzan birden ciddileşerek, “Oğlum sizi tanıştırayım ama O sana gelmez. Boşuna umutlanma.” karşılığını verdi. Cuma şaka yollu “Sizin sülalede böyle güzel biri var mıydı? Vardıysa benim niye haberim yok.” dedi. Lerzan, pistten uzaklaşıp çıkış kapısının önüne kadar götürdüğü Cuma’ya “Azade, düğün için Almanya’dan geldi. Sağ olsun. Düğünümüze katılarak bizleri mutlu etti. Şeref konuğumuz.” dedi.
Cuma, sevinçle “Ne güzel, tanıştırsana.”, “Tamam tanıştırayım ama sakın umutlanma. Bildiğin kızlardan değil. Biraz garip.” İkili, Azade’nin oturduğu masaya yöneldi. Cuma, şirin görünmeye çalışarak kirvesinin ve Azade’nin oturduğu masaya gülümseyerek yürüdü. Beyaz kıyafeti içerisinde dağ papatyalarının eşsiz güzelliğine benzeyen Azade uzun kirpiklerinin gölgelediği durgun bakışlarıyla çevresine göz gezdiriyordu. Cuma koyu lacivert ceketinin düğmesini ilikleyip kirvesinin elini öpüp, hatırını sordu. Azade’nin karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Kirvesinin keyfi yerindeydi. Lerzan, babasıyla konuşan Cuma’nın sözünü keserek, “Cuma seni Azade ile tanıştırayım. Cuma – Azade, Azade-Cuma.” Kısa tanıştırma faslının ardından Lerzan lüle saçlarını havalandırıp dar kalçalarını sallayarak piste döndü. Orkestra, oyun havası çalınca Ali Zülfükâr, eşi, gelini ve oğluyla oynamak için piste çıktı. Azade ile Cuma masada baş başa kaldı.
Azade, karşısındakinin varlığından habersizmiş gibi oturuyordu. Cuma, terlemeye başlamış, konuşurken R harfini doğru telaffuz edememekten korkuyordu. Buna rağmen konuşmayı başlatmalıydı. Öyle de yaptı, “Lerzan söyledi Almanya’dan gelmişsiniz. Hoş geldiniz. Sizi Erzurum’da görmek güzel…” konuşurken karşısındakinin büyük mavi gözlerine umutla ve utanarak bakıyordu Cuma. Azade susuyor, dans edenleri izleyerek orkestranın gürültüsünde Cuma’yı dinliyordu. Yirmi iki yaşındaki Azade’nin gök mavisi gözlerinin sıcaklığı yirmi beş yaşındaki adamın içini ısıtıyordu. Azade, kısık sesle Almanca, Kürtçe bir şeyler söyledi. Cuma söylenenlerden bir şey anlamadı. Azade pistte oynayanları izlerken Cuma, “Bizim kızlar güzel oynuyorlar.” diyebildi. Azade orkestranın gürültüsünden söyleneni duyamadı. Konuşmasını duyuramadığını anlayan Cuma, sandalyesini yaklaştırıp sesini biraz yükselterek, “Leyzan söyledi Almanya’da yaşıyoymuşsunuz.” Korktuğu başına gelmişti Cuma’nın çocuk gibi R’leri yutmuş Y olarak telaffuz etmişti. Ter ensesinden sırtına inmiş, utançtan yüzü kızarmıştı. Azade’nin “evet” cevabını işitince rahatladı.
Eyzurum’a ilk gelişiniz mi? Kiyvemin akyabası olsanız tanıydım.” dedi. Azade’nin gözlerindeki sıcaklığa gülümsemesi eşlik edince Cuma, heyecanını yendi. Terlemesi durdu. R’leri doğru söyleyip, alkolün ve aşkın etkisiyle cesareti arttı. Cuma’nın sevecen bakışlarına fazla dayanamayan Azade derin nefes alıp gözlerini belirsiz bir yere sabitleyerek kendisinden bahsetmeye başladı. Güneyli köylü ailenin kızı olduğunu anlattı. Köyünün güzelliğinden bahsetti. Cuma, karşısındaki hakkında daha çok bilgi edinmek istiyordu. Art arda sorularını sıraladı. Azade, çok konuşmayı sevmiyordu. Karşısındaki genci kırmamak adına sabırla sorularına cevap verirken, “Çattık gevezeye” diye düşünüyordu. Cuma, sandalyesini biraz daha Azade’ye yaklaştırıp, başını yumruk yaptığı sağ eline dayadı. Sorularına cevap almak kadar, büyük mavi gözlerin bulunduğu yüzü seyretmek huzur veriyordu.
Cuma’nın nerelisin? Sorusuna, “Mardin’in haritada görünmeyen bir köyünün mezrasındaki mağarada doğmuşum…” Cuma, hayretle Azade’nin sözünü keserek, “İnanmıyorum. Seni gibi güzel bir kız mağarada doğmuş olamaz.”, Azade, hüzünlenerek, “Yanlış duymadın mağarada doğmuşum. Bildiğin mağara. Elektrik, su, tuvalet yok. Bütün bunlara rağmen mezramızın dağları ve göğü güneş batarken bakır rengine bürünürdü. Dünyanın en güzel göğüne sahiptik. Gece olunca korku çökerdi üzerimize. Biliyor musun korkumuz vahşi hayvanlardan değil, insanlardandı.”, “Kısık sesle nasıl yani?” diyebildi Cuma. Azade, elini saçlarında dolaştırarak, “Geceleri annemin koynunda uyurdum. Anne koynu sıcak ve güvenliydi.”
Cuma, orkestrayı, düğünü unutmuş Azade’nin konuşmasına dikkatini vermişti. Kaşlarını hafifçe kaldırıp gözlerinin içine bakarak Azade’yi dinliyordu. Cuma, genç kızın çocukluğunun korku içinde geçtiğini öğrenmenin şaşkınlığını yaşıyordu. Azade, karşısındakinin gözlerinin içine bakarak hikâyesini anlatmaya devam ediyordu. Azade’nin mavi gözlerinin sıcaklığı yerini Erzurum’un zemherisine bırakmıştı. Cuma, soğuğu ve kışı sevmezdi. Çocukken soğuk nedeniyle zatürre olmuş ve on beş gün hastanede yatılı tedavi görmüştü. Soğuğu sadece içkisinde severdi. Babasını soğuk ve karlı bir kış günü toprağa verdiğini unutamıyordu. Azade konuşurken Cuma, farkında olmadan tırnağını yemeye başladı. Sevmediği alışkanlıklarından bir tanesiydi önemli bir konu hakkında konuşurken ya da birini dinlerken tırnağını kemirmek.
Şimdi Azade’nin gözlerinde aynı soğukluk vardı. Üşüdü. Dökündüğü lavanta kokusuyla Cuma’nın bilinçaltında anaforlar oluşturan Azade, “Köyümüzün kızları güzeldi. Civar köylerin gençleri kızlarımızı kaçırıp evlenmek için geceleri evlerimize silahlı baskın düzenlerdiler. Bu yüzden köyümüzde çok kan döküldü. Unutmadan belirteyim, Ezidiyim. Ezidi kızları güzellikleriyle meşhurdur.”
Orta boylu, hafif tıknazca, ela gözlü, siyah dalgalı saçı olan Cuma Ezidi lafını duyunca Azade’nin sözünü keserek, “Yezidi misin?” dedi. Azade’nin burnunun küçük kanatları titrerken “Evet” dedi. Cuma, birkaç kez medyadan Yezidilikle ilgili haber işittim ama nedir? Ne değildir? İçeriği ve ritüelleri hakkında bilgi sahibi değilim.” diyebildi.
Azade, karşısındakinin meraklı, sevgi dolu bakışlarına aynı tonda karşılık vererek, “Aynı toprağın, aynı göğün çocuklarıyız. Ama kardeşliğimizi inanç cellatları baltaladı. Çok sevdiğimiz topraklarımızı terk ettik.” Cuma, Azade’nin sözünü keserek, “Üzüldüm. Keşke toprağınızda kalsaydınız.” diyebildi. Azade, terör belası ve üzerlerindeki dini ve sosyal baskılar yüzünden Almanya’ya göç ettiklerini uzun uzun anlattı.”
Damat masada oturmuş oynayanları izliyordu. Ezo davetlilerle dans ediyordu. Lerzan, masaya yaklaşarak, Azade ve Cuma’yı dans etmeleri için piste davet etti. Azade, bir an için Cuma’nın gözlerine baktı. Cuma’nın kalbi duracak gibi oldu. Korktuğu yine başına gelmişti. R harfini yutarak “Azade Hanım isteyse neden olmasın?” dedi. Piste çıktılar. Birbirlerine sarılarak dans ettiler. “Rüyadayım. Kesinlikle güzel bir rüyadayım. Allah’ım bu rüya ise uyanmadan canımı al.” düşüncesini içinden geçiriyordu. Azade, başını Cuma’nın omuzlarına bıraktığında Hamburg’daki sevgilisi Leopold’ün hayalini yaşıyordu. Leo’da tıpkı Cuma gibi, hafif ve yavaş adımlarla ritim tutarken güçlü kollarıyla incitmeden beline sarılıp dans ediyordu. Cuma için bir ömürlük dans bir şarkı kadar kısa sürmüştü. Dansın bitimiyle halaya geçildi. Azade ve Cuma, masalarına oturdu. Ali Zülfükâr ve eşi de masada oturmuş oynayanları keyifle izliyorlardı.
Babası ile Ali Zülfükâr’ın Almanya’da krom maden ocağında birlikte çalıştığını anlatan Azade, “Babam maden ocağında çalışırken Ali Zülfükâr ile tanışmış. Ben o zamanlar küçükmüşüm. Babam kanser tedavisi görürken acil kan lazım olmuş. Zülfükâr amca babama kan vermiş. Küçük kardeşim Adilşah’ın sünnet töreninde Zülfükâr kirveliği üstlenmiş. Bizde kirvelik kutsaldır, akrabalık bağı oluşur. Sünnet töreninden birkaç yıl sonra babam vefat etti. Ali Zülfükâr’da o yıllarda Türkiye’ye kesin dönüş yaptı. Sağ olsun. Vefalı adammış. Oğlunun düğün törenine katılmamız için davetiye göndermişti. Kardeşim çalıştığı yerden izin alamadığı için düğün için ben geldim. İyi ki de gelmişim.” diye konuştu.
Ali Zülfükâr’ın kendisinin de kirvesi olduğunu hatırlatan Cuma, “Dokuz yaşında sünnet oldum. Zülfükâr amca kapı komşumuz ve babamın samimi arkadaşıydı. “Cuma’nın kirvesi ben olacağım. Benden başka kirve tanımam” demiş.”, Babam da “hay hay” diyerek Ali amcanın kirveliğini kabul etmiş. Evimizde sünnet oldum. Sünnetçinin usturayı vurmasıyla kirvemin ağzıma koca lokumu sokması bir oldu. Ağzımdaki lokumdan bağıramıyordum. Kirvem, güçlü kollarıyla öylesine sarmalamıştı ki canlanamıyordum. Sadece hissettiğim acıdan dolayı gözlerimden oluk gibi yaş geliyordu…” Sustu. Azade’nin, “Dinliyorum. Devam et.” diye seslenmesiyle Cuma kaldığı yerden sünnet aklında kaldığı kadar anlattı.
Azade, kendisinden beklenmedik bir hareketle Cuma’yı halaya kaldırdı. Halay çekerlerken ritim duygusunu kaybetmiş olan Cuma, Azade’nin elini sıkıca tutuyor, başını sağa-sola sallıyor, yaşadığı anın sarhoşluğuyla zılgıt çekiyordu.
Peş peşe üç halay çeken, ikili terlemiş olarak masalarına döndü. Yaş pastanın kesilmesi, takı törenin ardından gelin ve damatla çektirilen hatıra fotoğrafından sonra düğün sona erdi. Cuma, bir sonraki günün sabahında kahvaltıda buluşmak ve şehrin tarihi mekânlarını birlikte gezmek için hoşlandığı kızdan söz aldı.
Sıcak Temmuz sabahında Cuma, Azade’yi kaldığı Dilaver Otel’den aldı. Pelit Meydanı, Gürcükapı, Taş Mağazalar üzerinden Erzurum Kalesi’nin iç surlarının dibindeki parkın bankında oturdular. Azade, beyaz lastik ayakkabının üzerine kot ve marka siyah tişört giyinmiş saçlarını dağınık bırakmıştı. Basımbarı ise güzelliğine ayrı bir anlam kazandırıyordu. Cuma da siyah spor ayakkabı üzerine kot ve beyaz gömlek giyinmişti. Koluna da işporta tezgâhından satın aldığı ünlü bir markanın imitasyon kol saatini takmıştı.
Karınları acıkmıştı. Cuma’nın “Paça çorbası sever misin? Otantik bir lezzet. Böylesi bir lezzeti tatmanı çok isterim.” Teklifinde bulundu. Azade, “Paçayı severim. Köyümüzdeyken annem bol sarmısaklı pişirirdi. Uzun yıllar oldu paça çorbası içmeyeli.” Yaklaşık altı dakika sonra masalarına oturmuş siyah zeytin eşliğinde bol sarmısaklı çorbalarını içiyorlardı.
Cuma şehrin tarihi ve coğrafi konumu hakkında bilgi verirken bir yandan da Azade’nin güzelliğini izliyordu. Azade, bir gün sonra Mardin’e gidip anne ve babasının kabrini ziyaret ettikten sonra Almanya’da dönüş yapacağını söyledi. “Almanya’ya döneceğim” cümlesiyle Cuma’nın keyfi kaçtı. Hayalindeki güzele kavuştuğunu düşündüğü an ayrılık kelimesiyle yıkıldı. Nefesi kesilecek gibi oldu. “Birkaç gün daha kalamaz mısın? Arabamla seni Mardin’e kadar götüreyim. Olmaz mı?” dedi. Arabası yoktu Cuma’nın. Yalan söylemişti. Utandı. Yüzü kızardı. Üç yıl önce sürücü belgesi almıştı. Arabası olmadığı için eziklik duygusu yaşıyordu. Arkadaşı Akif’in arabasını ödünç alıp, Azade’yi Mardin’e götürebileceğine kendini inandırdı. Şoförlüğü iyi değildi ama yanında Azade olduktan sonra yavaş ve dikkatli arabayı kullanacağına inancı tamdı.
Azade, gülümseyip masanın üzerinde kendisine doğru uzanmış olan Cuma’nın üzeri tüylü hafif tombul ellerini avuçlarının içerisine alarak, “Olmaz. Olamaz.” dedi.
Cuma, karşısındakinin konuşmasını duymamış gibi yolculuk teklifini yineledi. Azade, otomobille şehirler arası yolculuğu sevmiyordu. Otobüs ya da uçakla yalnız seyahat etmekten zevk aldığını anlatan Azade, “Otomobille uzun yolculuk yapmaktan korkuyorum. Süryani komşumuz Marangoz Gabriel, eşi ve iki kızıyla Almanya’dan otomobiliyle Türkiye’ye tatil için gelirken Bulgaristan’da trafik kazasında yanarak öldüler. O zamandan beri otomobille yolculuk yapmaktan, yanarak ölmekten korkuyorum. Gabriel Usta’nın ilginç özelliği vardı. Cinlerin yemesi için ağustos ayının ilk ve son pazar gecesi eşi Samira’ya vişne kompostosu, yağda kızartılmış kuru soğan kabuğu ve sarmısaklı yoğurt yaptırıp porselen tabakta misafir odasına bırakırdı. İki gün odada bekletilen bu yiyecekleri Gabriel Usta gider alır ve evinin bahçesindeki elma ağacının dibine gömerdi. Süryani’ler falcılıkta ve büyü yapmakta mahir insanlardır. Gabriel Usta ve ailesinin toprağa verildiği gün bahçelerindeki elma ağacı kurudu. Üzerindeki elmaları da toplamaya kimse cesaret edemiyordu. Çünkü cinlerin sahiplendiği bir ağaçtı…”
Azade, çorbanın peşine kıtlama şekerli ikram çayını yudumladıktan sonra, bilekliğini çıkarıp Cuma’nın avucuna bıraktı. Cuma, şaşkın bakışlar arasında basımbarı yüzüne yaklaştırıp kokladı. Azade, mavi gözlerinin bütün sıcaklığıyla, sesine tatlı ve sakin bir ton katarak, “Bilekliğim değerli ve kutsal. Sende kalmasını istiyorum. Sana kalbimi veremem. Bekleme. Çünkü kalbimin sahibi var. İyi bir arkadaş, iyi bir insansın. Bilekliğim tılsımlıdır. Seni kötülüklerden korur. Çocukluğumdan beri bileğimde taşıdım. Geçirdiğimiz iki güzel günün anısına sende kalmasını istiyorum. Tılsımlıdır dedim ya beni unuttuğun gün kendiliğinden ipi çözülüp düşer. Erzurum’u unuturum belki ama seni asla unutmayacağım, arkadaşım.” dedi.
Cuma, basımbarı aşkının yanağı, saçı, elleri gibi okşayıp, dudağına götürüp bir süre bekletti. Cuma’nın gözleri dolmuştu. Ağlamak, bağırmak, bir şeyleri kırıp dökmek istiyordu. Azade hayatının anlamı, güzelliği olmuştu. Azade’siz yaşam ölümdü, sürgündü, hiçlikti. Masa üzerindeki ekmek sepetinden bir dilim ekmeği eline alan Cuma, “Bu ekmeğin hakkı için seni sevdim. Senin gibi güzel bir insanın inandığı din de güzel olmalı. Azade, Ezidi olmak istiyorum. Ezidiliği öğretir misin? Senin gibi bir güzel ile aynı dinden olmak istiyorum. Dünyada sayısız Müslüman var. Benim dinimi değiştirmem milyarlarca inanan için anlam ifade etmez.” Azade, sağ elinin işaret parmağını Cuma’nın dudakları üzerine götürüp, susturdu. Cuma, daha çok şey söyleyecekti ki Azade, “Unutma sen müslümansın ben de Ezidiyim. Senin Ezidi olman imkânsız. Çünkü, Ezidi olunmaz doğulur. Arkadaşım, unutma gömlek değiştirir gibi din değiştirilmez. Din değiştirdiğini farz edelim, kardeşin, yakın akrabaların seni de beni de öldürür. Töreye kurban gideriz. Alman medyası sıkça Türkiye’deki kadın cinayetlerinden ve anlamsız töre cinayetlerinden bahsediyor. Tarih kadın uğruna dinini değiştiren, ülkesine, vatanına, ordusuna ve ailesine ihanet edenlerle dolu. Aşk uğruna bu ihanet ordusuna sakın katılma. Beni güzel olduğum için sevdin. Güzelliğime değil de kişiliğime, karakterime aşık olmanı isterdim.” dedi.
Çorbacıdan çıkıp bir süre konuşmadan Cumhuriyet Caddesi’nden Havuzbaşı’na doğru yürüdüler. Azade, kısa öksürükle boğazını temizleyip Cuma’nın duyacağı şekilde Ezidi uzun havası söyledi. İki genç, arka sokaklardaki salaş bir meyhaneye girdi. Cuma, masaya dört bira ve çerez söyledi. Cuma, hafız olan dedesinden miras kalan davudi sesiyle Sarı Gelin’i mırıldanıyordu. Azade’de türküye güzel, tiz sesiyle eşlik etti. Bir süre konuşmadan birbirlerinin gözlerinin içine bakıp biralarını yudumladılar. Sevdiği kızın büyülü mavi gözlerinde bir an için Leopold’ü gören Cuma tırnağını kemirmeye başladı. Vedalaşmaktan hoşlanmayan Azade, kadehinin dibindeki son birasını yudumladıktan sonra Cuma’nın yanağına öpücük kondurup masadan kalktı. Arkasına bakmadan kapıya yöneldi. Cuma, Azade’nin varlığından haberdar değilmiş gibi basımbarı okşarken gözlerinden süzülen yaş masanın üzerindeki kadehine damlıyordu. (26.12.2025)
SON
