Orhan Yıldırım


DEVE SEBO

DEVE SEBO


Cezaevinin dış kapısından çıkıp elindeki bavulu yere bıraktı.  Gözlerini kapatıp, derin bir nefes aldı. Yavaşça gözlerini açarken nefesini sonbahar ikindisinde esen rüzgâra bıraktı. Demir parmaklıklar, tel örgüler, gözetleme kuleleri, projektörler, gece yarısı çalan nöbetçi düdükleri, soğuk duvarlar, gardiyanlar, jandarmalar bir kaç metre arkasında duruyordu. “Haydi geçmiş olsun” dedi kendine. Çevresine bakındı. İn, cin top oynuyordu. Rüzgârın sesi özlediği eski bir türkü gibi geldi kulağına. Tebessüm etti. Ceketinin cebinden çıkardığı sigarasını yakarak küçük adımlar ile yürümeye başladı…
Sonbaharda doğmuştu. “Yaprak dökümünde seni dünyaya getirdiğimde dağlara kar yeni yağmıştı.” diyen annesi beş yıl önce solunum yetmezliğinden ölmüştü. Annesinin cenaze törenine katılmasına cezaevi savcısı izin vermemişti. Babasının yanına defnedilmişti annesi. Annesinin son yolculuğunda bulunamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Kanlı kefeniyle babasını mezara indirip toprağa vermişti. Annesinin mezarına gitmek üzere cezaevinin güzergâhından geçmekte olan bir taksiyi durdurdu. Asri mezarlığa gidip, annesinin kabrini ziyaret etti. Hiç yapmadığı şeyi yaptı. Hayatında ilk kez ağladı. Ağlamak bilmeyen Deve Sebo çocuklar gibi annesinin mezar taşına sarılıp ağladı. Annesinin saçları, elleri diye soğuk mezar taşına sarılıp öptü, kokladı. Ağlamak rahatlatmıştı. On sekiz yıllık mahkûmiyetin ardından özgürlüğüne kavuşmuştu. Sevinç ve hüznü yaşıyordu. Anne ve babasının ruhuna Fatiha’yı eksik ve yanlış okudu. Karanlık çökene kadar kabristanda oturdu.  Hava aydınlıkken eve gittiğinin görünmesini, bilinmesini istemiyordu.
Gece yarısına doğru Kumludere’deki evine yürüyerek gittiğinde uykusuzdu. Ceketinin cebinden çıkardığı anahtarla sessizce kapıyı açıp içeri girdi. Soyunmadan kıyafetiyle yatağının üzerine kendini bıraktı. Sırt üstü yatarken sigarasını yaktı. Perdeleri çekili odasının penceresini araladı. Ekim serinliği odasını doldururken uyuya kaldı. Rüyasında hapishanenin karanlık hücresinde bir sıçanla kavga ediyordu. Siyah bir sıçan ayak parmaklarını yiyor, kulağından girip beynini kemiriyor. Yemesi için bırakılan yemeğin üstüne pisliğini yapıp, kafasının üzerinde fink atıyordu. Hücrenin demir kapısının altından sızan gün ışığı hapishane müdürünün siyah gölgesinin üzerinden kayıp, kar altında yüzünü göremediği, sesini, çığlığını duyduğu küçük bir kızın koynunda kayboluyordu,
Deve Sebo sabaha doğru soğuktan titreyerek uyandı. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Koğuşta değildi. Koğuşun ağır kokusu yoktu. Nerede olduğunu anlamak için yatağından doğrulup kalktı. Yön duygusunu kaybetmişti. Pencerede camının açık olduğunu görünce evinde olduğunu anladı. Mutfağa gitti. Bir bardak su içip yatağına döndü. Yorganın altına girip uykuya daldı…
Öğleye doğru sokakta oynayan çocukların sesiyle uyandı. Gözlerini açmadan sesleri dinledi. Gardiyanların sabah sayımı ve baskın koğuş aramaları yoktu artık. Deve Sebo, hayatının on sekiz yılını demir parmaklıklarla çevrili dört duvar arasında bırakmıştı. Bir ay önce elli üç yaşına girmişti.
Kuzgun karası, kırık saçları ve sakalı ağarmıştı. Dar alınlı, çıkık elmacık kemikliydi. Kanatları ince burnunun deliklerinin içi görülüyordu. Gözleri aşağıya bakıyor, göz bebekleri ise normalden küçüktü. Kafasının tepesi kelleşmişti.  Sağ yanağından kulak memesinin altına kadar jilet kesiği yüzünü korkunç hale getirmişti. Alnındaki kırışıklıklar artmış, zayıflıktan göz yuvaları içeri kaçmıştı. Tıknaz, kalın enseli, kahverengi gözlüydü. On beş yaşındayken güvercin meselesi yüzünden kavga ettiği Kavak mahalleli İt Coşkun, ısırarak sol kulak memesini koparmıştı. Yaz kış gömleğinin üç düğmesi açık dolaşan Deve Sebo, siyah ceket, gömlek ,ütülü pantolon, kasket ve siyah deri ayakkabı vazgeçemediği kostümüydü. 
Kolları, vücudu, yanık izmarit lekeleri, karıştığı kavgalarda aldığı bıçak, kurşun yaraları ve dikiş izleriyle doluydu. Ön alt iki dişi asayiş şube müdürü Deli Poyraz’dan yediği dayakta kırılmıştı. O günü hiç unutamıyordu. Şehrin emniyet müdürü değişmişti. Yeni emniyet müdürünün asayiş şube müdürüne ilk talimatı “Şehrimde kabadayı istemiyorum. Devletten büyük kabadayı yoktur. Rahat durmayanların boynuzlarını kırıp, dişlerini dökün.” olmuştu. Şube müdürü şehirdeki kabadayıları, bitirimleri makamına toplayıp, koltuğunun arkasında bulundurduğu beyzbol sopasıyla eşek sudan gelinceye kadar dövmüştü. Sebo’nun dişleri bu dayakta kırılmıştı. Ağzından, burnundan akan sıcak kan makam odasının duvarına sıçramış, elbisesini kızıla bürümüştü. Sebo, bayılmamak için direnmişti. Dayak bitince koluna giren iki sivil polis tuvalette yüzünü yıkamasına yardımcı olmuştu. Kötek sonrasında şube müdürünün makam odasının kapısının önünde kırk beş dakika hazır olda bekletilmişti. Kendine itiraf etmekten utandığı ise dayak nedeniyle altına kaçırmış olmasıydı. 
Deve Sebo, mahpusken iki kez kan kusmuştu. “Aldığım beddualar çıkıyor.” diye aklından geçirmişti.  Kan kustuğu günler geride kalmıştı. Yatağından kalkıp, sigara yaktı. Evini dolaştı. Bıraktığı gibi duruyordu evi. İçerisi, eşyalar havasızlıktan nem ve küf kokuyordu. Adam yaralamak, kumar oynamak, tehdit, çek tahsilatı, haraç almak ve uyuşturucu kullanmaktan altı kez hapse girip çıkmıştı. Yedinci kez cezaevine girişi ise on sekiz yıl yatmasına neden olan cinayetti. Hapishanede geçirdiği yıllar dışarıda geçirdiği yıllardan fazlaydı. Soğuk duvarlar arasında mevsimleri özlemişti. Cinayet dahil toplamda yirmi altı yıl, yedi ay on üç gün yatmıştı. Her mahkûm ve tutuklunun dilindeki meşhur şarkının dizesi gibi, mahpus yata yata bitmişti. Kendisi de bitmişti. 
Ciğerleri parçalanırcasına öksürdü. Cezaevinin nemli koğuşunda ciğerlerini üşütmüştü. Günde üç paket içtiği sigara ciğerlerini tüketmişti. Güçlükle soluk alıp verdi. Göğsünün derinliklerinden ıslık sesi geliyordu. Sigarasını bitirmeden kül tablasına bastırıp söndürdü. Banyodaki aynanın karşısında geçip yüzüne bakmak istedi. Vazgeçti. Sağ yanağındaki derin kesik izi, yüz hatlarındaki buruşukluk, kırılan ön dişlerinin oluşturduğu boşluk, iri dudakları kendisini korkutucu gösteriyordu. Kir içindeki lavaboya nefret ve öfkeyle tükürüp, sigarasının külünü silkti. Aldığı yaraları şeref madalyasıydı. Dost meclislerinde ve cezaevinde övünçle yaralarını gösterirken hangi yarayı kimden aldığını anlatmaktan keyif alırdı.
Kapının zili çaldı. Hapisten çıktığını kimse bilmiyordu. Herkesten saklamıştı çıkacağı günü. “Allah, Allah, kapıyı çalan kim” diye söylendi. Zil ısrarla çalıyordu. Kapıyı açıp açmama konusunda tereddüt etti. Sonunda kalın, sert ses tonuyla, “Kim o” dedi. Zayıf, ince bir ses, “Sebo Ağabeyi benim. Tilki Necmi.” karşılığını verdi. Deve Sebo, arka sokakta oturan Necmi’yi sesinden tanıdı. Kendi halinde, zayıf, çelimsiz, sivri çeneli, göğsü çökmüş, tilki gibi sinsi bakışlara sahip olduğu için camiada Tilki Necmi olarak tanınıyordu. Pazarlarda çorap satan, kendisinden başkasına zararı olmayan Tilki Necmi’nin şeker hastası karısı ile üç kızı vardı.
Sebo kapıyı yavaşça açtı. Hayat kimseye güvenmemeyi öğretmişti Deve’ye. Tilki Necmi, vaktinden önce yaşlanmış ve zayıflamış komşusuna, “Ağabey geçmiş olsun. Yapacağım bir şey olursa emrini beklerim.”  dedi. Deve Sebo, şüpheyle Tilki Necmi’nin yüzüne bakarak, “İçerden çıktığımı kimse bilmiyordu. Nereden, kimden öğrendin çıktığımı Tilki.” diye sordu. Necmi, sinsi bakışlarıyla Sebo’nun gözlerinin içine bakıp sırıtarak, “Gardiyan bacanağım Hıdır söyledi. Akşam Deli Şeref’in kahvehanesinde otururken karşılaştık. Senin çıktığını söyledi. Geçmiş olsun demek için geldim.”  Deve Sebo, kapı eşiğinde konuşmaktan hoşlanmıyordu. Komşusunu içeri davet etti.
Sebo, cezaevinde geçirdiği yılları ve yaşadıklarını anlattı. Mahallede ve bitirim alemindeki havadisleri Tilki Necmi’den dinledi. Sebo’nun, cezaevine girmeden önce yakın çevresindekilerden birisi de Tilki’ydi. 
Konuştuğunda, öfkelendiğinde yıldırımların çaktığı Deve Sebo’nun bakışları donuklaşmıştı. Tilki, karşısındaki katilin donuk bakışlarından ürkerek, “Deve Sebo ağabey, yokluğunda alemde itler, çakallar türedi. Racon bilmeyen itler, racon kesmeye başladı.” sesi titredi. Gözünden bir kaç damla yaş döküldü. Bakışlarını parke döşemeli tozlu zemine sabitleyen Tilki Necmi, Deve Sebo’nun tuttuğu sigarayı yaktı. Sigara içerken sağ gözünü kısan Tilki, “Ağabey, Sarı Musa diye bir it türedi. Kuaförde çalışan büyük kızım Zerrin’i rahatsız ediyor. Zerrin’i vermezsem beni de kızımı da öldüreceğini söylüyor. Kimseden korkmuyor bu çakal. Bu it ancak senden korkar. Diyorum ki bu namussuzun kulağını çeksen, kızımdan uzak dursa…”
Deve Sebo, bitirim hayatını geride bıraktığını anlattı. Özgürce, huzurlu, sakin bir hayatın özlemini çektiğini söyledi. Uzun, dağınık saçlarını eliyle düzelten Deve Sebo yüzünü ekşiterek, “Tilki bu işler için yaşlandım artık. Polise git. Şikâyetçi ol. Olmadı savcılığa git. Suç duyurusunda bulun. Beni bulaştırma. Hapisteyken tövbe ettim. Ömrümün en güzel yıllarını demir parmaklık ardında geçirdim. Hayatımın kalanını huzur içinde yaşamak istiyorum.” dedi.
Tilki Necmi, adalet ve hukuka güvenmediğini belirterek, “Sakın bana ülkede adalet ve hukukun olduğunu söyleme. Eğer adalet olsaydı sana gelmezdim. Polise ve savcılığa kaç kere gittimse sonuç alamadım. Kanun bana ve kızıma sahip çıkmadığı için kapına geldim. Keşke gelmez olsaydım. Gördüm ki sen de…” sustu. Sigara tuttuğunu ellini sallayarak, “Aman boş ver. Bana müsaade. Tekrar geçmiş olsun.” diyerek oturduğu yerden kalktı. Kapıya yöneldi. Ardına bakmadan evden çıktı.
Deve Sebo, Tilki Necmi’nin ardından kapıyı kapatıp döşemesi çökmüş kahverengi ahşap koltuğuna oturdu. Küllükte bıraktığı sigarasından derin nefes çekip, bakışlarını duvardaki gençlik yıllarında çekildiği fotoğrafa odakladı. “Sokağa çıktığında görenin korkudan kaçtığı, ismini duyanların ölüm korkusuyla salavat getirdiği, Deve Sebo sen korkak değilsin. Tilki’nin dolduruşuna gelme. Tilki bu, adı üstünde kurnaz. Beni belaya bulaştırmaya çalışıyor. Oyuna gelmeyeceğim. Şerefsiz, derdini bana değil polise, savcıya anlatsın.” dedi kendine.
Yılların özlemiyle odaları kontrol etti. Her şey bıraktığı gibi duruyordu. Babasının kasketli siyah beyaz büyük fotoğrafı, mavi boyalı duvardaki yaldızlı çerçevede asılı duruyordu. Çerçevenin camı tozlanmıştı. Duvar saatinin pili bittiği için akrep ve yelkovan on beş, on beşi gösteriyordu. Çiçekli beyaz avizeler sinek pisliği içindeydi. Kapı söveleri, arkaları, pencere kenarları örümcek ağıyla doluydu. Yavru bir örümcek duvarın yukarısına tırmanıyordu. Balkon kapısından rüzgârın sürüklediği tozlar mavi Hereke halının kenarlarını siyaha bürümüştü. Sebo’nun aklına birden zulası geldi. Oturma odasından yatak odasına geçti. Beyaz formika gardırobun aynaya bakan ayağının altındaki ahşap noktaya gözlerini sabitledi. Eğildi. Ahşap parkeyi sabitlediği söktü. Kırmızı kadife kese bıraktığı yerde duruyordu. Keyifle gülümsedi. Keseyi yavaşça aldı. Açmadan yatağın kenarına oturdu. Kesenin üzerinde birikmiş tozu eliyle temizledi. “Babam” cümlesi dudaklarından döküldü. Kadife keseyi hızlıca açtı. Efsanevi altı patları çıkardı. Kutsal bir emanet gibi tabancayı öpüp alnına götürdü. Silahı yatağın üzerine bırakıp izlemeye başladı. Babasının, namus ve şerefi bildiği tabancasını yadigâr olarak saklamıştı. Deve Sebo, altı patlar ile en büyük hasmı Piç Cemil’i vurmuştu. Piç ölmemiş sakat kalmıştı. Bir böbreğini kaybeden Piç Cemil, Sebo’nun babasını bir ramazan günü fırında yaptırdığı yumurtalı pideyi evine götürürken Kevelciler’de cadde ortasında sırtından kurşunlayarak öldürülmüştü. Babası, üzerinde taşıdığı altı patlarını çekmeye fırsat bulamadan kanlar içerisinde yere düşüp ölmüştü. Deve Sebo, Piç Cemil’den davacı olmamıştı. Sebo babasının katilini sekiz ay sonra Yenişehir’de saklandığı apartmanın beşinci katında kıstırmıştı. Muşta ile Piç Cemil’in suratını dağıtıp tanınmaz hale getiren Sebo, kanlar içinde kalan hasmını balkondan atıp öldürerek babasının intikamını almıştı.
Çok kişiyi bıçakla, silahla yaralamıştı ama kimseyi o güne kadar öldürmemişti Deve Sebo. Piç Cemil ölmeyi, öldürülmeyi hak etmişti. Yaşlı, masum bir insanı arkadan vurmak delikanlılığa sığmamıştı. Yılan bakışlı Piç Cemil’i öldürdükten sonra evine gidip duş almış, ardından da karakola gidip teslim olmuştu. Kaçmak racona tersti. Babasından geriye duvardaki siyah beyaz fotoğrafı ile altı patlar tabanca kalmıştı.
                                  xx
İki gün sonra bir akşam üzeri Tilki Necmi, Sebo’yu evinde yine ziyaret etti. Tilki, tabakta su böreği ile ekşili yaprak sarma getirmişti Deve Sebo’ya. “Gelinin sana gönderdi. Afiyetle ye. Mahpusluk yaramamış, zayıflamışsın. Yiyip güçlenmek lazım. Böyle lezzetli böreği Erzurum’da kimse yapamaz. Ekşili yaprak sarmayı da kızım Zerrin yaptı. Sana selamı var. Ellerinden hürmetle öpüyor.”
Deve Sebo, bol tereyağlı su böreğini çok severdi. Yağı damlamakta olan peynirli, sıcak börekten bir dilimi hemen yedi. Elinin tersiyle bıyıklarının ve ağzını yağını sildi. “Bacımın ve yeğenimin ellerine sağlık. Erzurum’u biraz da bu su böreğinden dolayı çok seviyorum. Yoksa….” sözünün devamını getirmedi.
Tilki, karşısındaki bitirimin susmasını fırsat bilerek, “Koca Sebo benden duymuş olma ama Sarı Musa, mahpustan çıktığını öğrenmiş. Karşılaştığı herkese senin bittiğini, döneminin kapandığını söylüyor. ‘Deve Sebo’nun devri, hükümranlığı bitti. Şehrin dayısı, babası, kanunu da yasası da benim. Deve Sebo gelip elimi öpüp biat edecek. Yoksa babası gibi sokak ortasında geberecek.’ diye racon kesmiş.” dedi.
Deve Sebo, sessizce Tilki’yi dinliyordu. Alemde nam peşinde koşan çokça it, çakal görmüştü. Tebessüm ederek, “Yapacak bir şey yok.” karşılığını verdi. Tilki çakır gözlerini kısmış Sebo’nun tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Sebo, sağ eliyle ensesini kaşıyarak, “Tilki, aklınca tahrik etmeye, tövbemi bozmaya çalışıyor.” diye düşündü. Öksürdü. Ayağa kalktı. Perdeleri çekili pencerenin önüne gitti.  Pantolonunun cebinden çıkardığı kuka tespihini çekerek, “Bu yaştan sonra mahpusluk çekemem. Yaktığım canların, aldığım bedduaların kefaretini ödedim. Kan kustum anlıyor musun? Deve Sebo rezil, karanlık geçmişiyle birlikte mahpusta öldü. Yok oldu. Sen de herkes de böyle bilsin”
Tilki Necmi, Sebo’nun söylediklerini duymamış gibi, “Sebo ağabey, Sarı Musa şerefsizi Zerrin’i dün yine rahatsız etmiş. Zerrin senin de kızın sayılır. Bu ite bir görünsen kulağını çeksen. Arkanda atıp tutuyor ama senden de korkar.” 
Deve Sebo, elindeki tespihle babasının fotoğrafı önünde durarak, “Tilki, önceden söyledim, kanun var, polis var. Kanuna git. Namusuna göz dikip, dil uzatana sessiz kalma. Burada konuşacağına ya kanuna ya da itin kanına git, Korkma. Meydanı boş bulmuş it ısırmaz, diş gösterip havlar.”
Canı sıkılan Tilki, “Allah’a ısmarladık” deyip evden çıktı. Sivri burun yüksek topuk kundurasının arkasına basarak yürüyen Tilki “Mahpusluk yaramamış. Eskiden birisi meydan okuyacak Deve susacak, sessiz kalacak, tepki göstermeyecek olacak şey değil. Mahpusluk korkak yapmış. Burnu sürtülmüş. Ben de adam biliyordum şerefsiz, pezevengi. Erkek olarak girdiği cezaevinden korkak it olarak çıkmış deve oğlu deve”  diye söylendi.
Sebo, aynı gün akşama doğru evinden çıktı. Gürcükapı’daki  kahvehanesine gitti. Kendisini güvende ve huzur içinde hissettiği yerdi kahvehane.  Başında siyah kasketi, elinde tespihi, sırtında ceketi ile kahvehaneye girdi. Okey ve pişti oynamakta olanlar Deve Sebo’yu görünce oyunu bıraktı. Ayağa kalkıp sıraya girerek Sebo’nun elini öpüp “Geçmiş olsun,” dediler. Deve Sebo, on sekiz yıl boyunca kimsenin oturmaya cesaret edemediği çay kazanının  önündeki masasına oturdu. Kahvehaneyi işleten Kılçık Recep’e köpüklü sade Türk kahvesi yapmasını söyledi. Sigara eşliğinde kahvesini içen Sebo, çevresindekileri sessizce izlerken düşüncelere daldı. Çocukken sırtında söndürülen sigaranın verdiği acıydı irkildi. “Yapma baba, canım acıyor.” sözcükleri dudaklarından sessizce döküldü. Babasının gözlerindeki acımazsızca bakış kendisini takip ediyordu. Babası kendisiyle, eşiyle, çocuklarıyla, çevresiyle kavgalıydı. Yoksulluk insanı kindar ve kavgacı yapıyordu. Yediği dayaklara ve sırtında, kollarında söndürülen sigara izmaritlerine rağmen Deve Sebo, babasını seviyordu. Yanık insan eti kokusu ve sigara kokusu hissettiği acıyı katmerleştiriyordu.  Babası bütün yaşadığı acılara rağmen kahramanıydı. Babasının, “Babasına benzemeyen oğul piçtir” sözü hafızasına kazınmıştı. 
Kahvehane içinde hareketlilik yaşandığında Deve Sebo, geçmişe dalmıştı. 
Genç ve güçlü bir bedenden çıkan, “Selamünaleyküm ağabey. Geçmiş olsun” sözüyle, Deve Sebo kendine geldi. Karşında iri taneli kehribar tespih çekmekte olan çakır gözleriyle, uzun boylu Sarı Musa duruyordu. Ayağa kalkmadan selamı alan Deve Sebo, karşısındakinin konuşmasına izin vermeden yeni yetme bitirimi tanımıştı. Sol eliyle Sarı Musa’ya oturmasını işaret eden Sebo, Karşısındakinin gözlerinin içine sertçe bakarak, “Yokluğumda türemişsin. Mekânımdan, bölgemden, dostlarımdan, arkadaşlarımdan, Zerrin’den , benden ve beladan uzak dur.” dedi. Musa ve beraberindeki üç serseriye racon gereği çay ısmarlayan Sebo, “Mekânıma geldin. “Çayını iç, git. Bir daha karşıma çıkma.” dedi.
Karşısındakinin nasihatını sigara içerek dinleyen yeni bitirim, ikram edilen çaya elini sürmedi. Deve’nin konuşmasını bitirmesinin ardından Sarı Musa, çevresindekilere sert ve nefret dolu bakış fırlattıktan sonra, “Büyüğümsün. Pirimsin. Eyvallah. Yaşlandın, merdiven çıkacak, kavgada yumruk sıkacak gücün kalmadı. Devrin kapandı. Bana biat et. Seni düşmanlarından koruyayım. Yoksa…”
Devo Sebo, sesinin tonunu sertleştirip, yükselterek, “Yoksa, beni vurur musun? Bu yaşıma kadar kimseye biat etmedim. Sana mı biat edeceğim ha. Beni tehdit etme cesareti kimden ve nerden aldın.” diye sordu. Sarı Musa cevap vermeden, sandalyesini geri itekleyip hızla ayağa kalktı. Adamları da ayağa kalktı. Musa, uzun çenesini elleriyle sıvazlayıp, bir kedi gibi kamburunu çıkarıp, “Yine görüşeceğiz.” diyerek, eski kabadayının suskun ve öfkeli bakışları arasında kafasını sallayarak kahvehaneden çıktı.
Çay ocağının arkasındaki kafesli bölmede Kılçık Recep taklacı güvercin besliyordu. Güvercinlerin kaka kokusu kahvehanenin havasını ağırlaştırmıştı. Deve Sebo, güvercinleri sevmek için masasından kalktı. Kafesin bulunduğu alana yaklaştığı sırada Tilki Necmi sırıtarak içeri girdi. Kahvehanedeki atmosferin soğukluğunu hisseden Tilki, güvercinleri izlemekte olan Deve Sebo’nun yanına gitti. Sinsi ve kurnaz bakışlarıyla Sebo’ya, “Ağabey, Sarı Musa itini gördüm. Sana ana-avrat küfür ediyordu. Beni görünce yakama yapıştı. Sana iletmem için ölmüş Sümbül yengeme ve anana küfürler savurdu.”  Deve Sebo, öfkeyle, “Yeter, kes artık.” diye söylendi.
Deve Sebo, kapağını açtığı kafesten çıkardığı beyaz dişi paçalı güvercini okşayıp gagasından öptü. Güvercinin koyu kahverengi gözlerini bir süre izleyip, sessizce bir şeyler söyledi. Kafesin kapısını kapatmadan kuşu usulca yerine bıraktı.
Sebo, sol elini pantolonunun cebine sokup bir süre ayakta hareketsiz bekledi. Önemli bir karar aşamasında düşünürken elini cebine sokmayı ve ayakta durmayı seviyordu. Bu alışkanlığını cezaevindeyken edinmişti. Birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi masasına oturup, sigara yaktı. Tilki Necmi de izin istemeden Deve Sebo’nun masasına oturdu. İkili konuşmadan bir süre bakıştı. Tilki, karşısındakinin konuşmasını bekledi. Sebo, tiksinerek Tilki’nin sinsi gözlerinin içine bakarak, “Sarı it, ölmüş anama, avradıma sövdüğünde sen ne yaptın? Ne karşılık verdin.” diye sordu.
Tilki, başını yere eğip, kendisini acındıran cılız ses tonuyla, “Şey…” diye inledi. Sebo, “Sana kızmıyorum Tilki. Kızını rahatsız eden itin karşısında susan adamın, benim anama-avradıma küfür edene karşılık vermesini beklemiyordum.”  dedi.
Kılçık’tan Tilki’ye tavşan kanı çay vermesini isteyen Sebo, “Kurt kocayınca çakallara maskara olurmuş. Kocadık it, çakal posta koymaya, saldırmaya başladı. Namussuz it aklınca posta koyup, racon kesti.” diyerek sinirinden güldü.
Kapalı mekânlarda fazla kalmayı sevmeyen Deve Sebo, ceketini giyinip dışarı çıktı. Hava kararmıştı. Bulutlar aşağı inmişti. Soğuk rüzgâr esiyordu. Cumhuriyet Caddesi’ne çıktı. Görenlerin bir kısmı korkudan ya da çekindiklerinden yollarını değiştirdi. Biraz cesur olanlar ayaküstü ‘geçmiş olsun’ temennisinde bulundu. Tadını ve kokusunu özlediği rakıdan içmek için Şevko’nun meyhanesine gitti. İki kadeh içip dışarı çıktığında vakit ilerlemişti. Yürüyerek evinin yolunu tuttu. Babasının, “Hasmı olan sarhoş dolanmaz.” sözünü rehber edinmişti. Evinin bulunduğu sessiz, karanlık dar sokağa girdiğinde yağmur başlamıştı. Arkasından koşan kuyruğu kesik siyah bir sokak köpeği teleserek yanından geçti. Köpeğin geçişi Sebo’nun tüylerini ürpertti. Üçüncü kattaki evinin merdivenlerini çıktı. Kapıyı açıp içeri girdi. Lambayı yakmadan yatak odasına geçti. Kıyafetini çıkarıp mavi-beyaz çizgili alt pijamasını giyinip yatağına uzandı. Çocukluğunda kuyruğunu kestiği sokak köpekleri gözünde canlandı. Köpeklerin acı dolu inlemelerini duyuyormuşçasına rahatsız oldu. Köpekleri seviyordu. Sevdiklerine zarar vermekten de keyif alıyordu.  Çıplak, esmer teninin üzerinde sigara söndürmesine rağmen babasını seviyordu. Babası da annesini ve kardeşlerini dövüp sonra hiç bir şey olmamış gibi onların gönlünü almaya çalışıyordu. Sebo, beş yaşındayken aç bir sokak köpeği üzerine saldırıp elindeki salça sürülü ekmeği kapmıştı. Çok korkmuştu köpekten. Büyüyünce, yakaladığı köpeklerin kuyruğunu ve kulaklarını keserek ekmeğinin öcünü almanın hazzını yaşamıştı. Komşularının yavru kedisini ise neden iple boğarak öldürdüğünü hatırlayamadı. Hatırladığı tek şey komşularının kediyi çok sevdiğiydi. Bir kedinin gördüğü sevgiyi görememiş olmanın ezikliğini ise hiç unutmamıştı Deve Sebo.
Sebo, ilk ve ortaokuldayken arkadaşlarıyla sık sık kavga edip, küçük hırsızlık olaylarına karışmıştı. Çocukken utanma ve acıma duygusunu kaybetmişti. Karıştığı suçlarda pişmanlık ve suçluluk duygusunu hissetmiyordu. Başkasının duygularını, haklarını önemsemiyordu. Ani karar alıyor, kararlarının uzun vadeli sonuçlarını düşünmüyordu.  Kendini önemli ve özel hissediyordu hükmetmeyi, emir vermeyi seviyordu eleştirilere karşı saldırgandı. Tehlikeye atılmayı seviyordu. Kendisiyle kavgalıydı, kavgayı seviyordu.
Çocukken yamalı pantolon ve yamalı külot giyinmişti. Arkadaşları kundura giyinirken O kara lastikle okula gitmişti. Babasının güneşten rengi solmuş kendi bedenine büyük gelen eski montunu giyiniyordu. On iki yaşına kadar muz, tahin helvası ve sucuğun tadını bilmiyordu. Bir gece arkadaşlarıyla kapı camını kırarak girdikleri Tebrizkapı’daki bakkaldan sigara, muz, tahin helvası ve sucuk çalmışlardı. Çaldığı helva ve sucuğu evine götürdüğünde annesi bir şey sormamış O da bir şey söylememişti. Aynı yıl Ulucami’de Kurban Bayramı namazını kılan bir çocuğun yeni siyah deri ayakkabılarını çalmıştı. Ayakkabı sol ayağını topuğundan vurup yara yapmıştı. İlk kez bir bayramda yeni ayakkabı sahibi olmanın sevincini yaşamıştı. Yaptığına hırsızlık gözüyle bakmayıp “Zenginden hakkımı aldım.” demişti kendine. Karanlık çökünce mahallelerinden geçmekte olan yabancıları bıçakla korkutup sigara ve paralarını alıyordu. Polisle, karakolla, copla dayak yemeyi on üç yaşında tanımıştı.
Hörgöçe benzeyen hafif kamburu nedeniyle deve lakabını almıştı. “Yiğit namıyla anılır” diyerek lakabını kabullenmişti. Çevresindekileri korkutup, hükmetmek onu sarhoş ediyordu. Ezilmişliğin, dışlanmışlığın, yoksulluğun acısını topluma düşman olarak çıkarıyordu. Korkutmak, korkulan birisi olmak yoksul gencin gururunu okşuyordu. İşlediği her suçtan, karıştığı kavgalardan her zaferle çıkışında çevresindekilerden övgü alıyordu. Çevresinin gazıyla daha çok kavgaya karışıyordu. Yerel gazete ve televizyonlarda ismi ve görüntüsü çıktıkça kendine güveni artıyordu. Televizyon ve gazetelerin abarttığı suç dosyası göğsünü kabartıyordu. Korkulan birisi olmaktan keyif alıyordu. Erzurum’da namı almış yürümüştü. Şehir küçük geliyordu. Namını Türkiye’ye duyurmak için İstanbul’a gitti. Babaların, kabadayıların bulunduğu ortama girmeye çalıştı. Ünlü babaların dünyasında, tutunamayınca memleketine dönmüştü. Çevresinde çok sayıda bıçkın yeni yetme vardı. Hepsi de kavga etmek, adam vurup isimlerini duyurmak için Deve Sebo’nun gözünün içine bakıyordu. Ölmek ya da öldürmek, yaşamaktan daha kolaydı. Zor olan yoksul yaşamaktı. Hırsız, kavgacı, katil de olsa kendine göre şerefi vardı Deve Sebo’nun. Kadına el kaldırmaz karşısında bir kadın gördü mü susar, öfkesine hakim olur, “Bacım haklısın” der uzaklaşırdı.
İstanbul’da pavyondan çıkardığı Sümbül’le üç yıl nikâhsız yaşamıştı. Kendisinden on yaş küçük olan Sümbül’e hiç el kaldırmamıştı. Kadın kokusunu, şefkatini, güzelliğini Sümbül’de bulmuştu. Sebo’nun cezaevine girmesiyle Sümbül İstanbul’a dönmüş, Karaköy’deki bir barda konsomatrisliğe başlamıştı. Bir gece sabaha doğru pavyondan çıkıp yolun karşısına geçmek isterken eski bir milli futbolcunun hızla kullandığı aracın çarpması sonucu olay yerinde ölmüştü. Sebo, cezaevinde okuduğu gazetenin üçüncü sayfasında Sümbül’ün vefatını öğrenmişti. Sümbül, dağ sümbülü kokuyordu. Gülümsediğinde gamzeleri çıkan, yanakları pembeleşen Sümbül, zarif, nahif ve hoş kadındı Deve Sebo’nun ilk aşkı ve ilk kadınıydı. Farkına varmadan sağ eli, sol pazusundaki sümbül dövmesine gitti. Sümbülün saçlarını, yanaklarını okşar gibi dövmesini okşadı. Zaafı Sümbül’dü. Sümbülü tanıyana kadar aşkı ve sevdayı bilmemişti. Amaçsız yaşamının amacı olmuştu onu sevmek. Acıma duygusuna yabancı olan Sebo, Sümbül’ü tanıyınca içindeki merhamet ve şefkat duygusu yeşermişti. Sevdiği kadın için kavgadan ve beladan uzak durmuştu. Ama bela ve kavga ona gelmişti. Kaçamamıştı kaderinden, yazgısından ve öfkesinden.
Kaval çalmayı koğuş arkadaşı çoban Zaza Rıza’dan öğrenmişti. Rıza, evden kaçan kız kardeşini aile meclisinin aldığı kararla öldürmüştü. Güzel ve içli çaldığı kavalından çıkan nağmeler Sebo’nun ruhunda dalgalanmalara, durulmalara neden oluyordu. Mahpus akşamlarının efkâr rüzgârıydı çoban kavalı. Karlı Bingöl dağlarının, ovalarının, yıldızlı gecelerinin serinliğini, vicdanının azabını kaval sesinde hissediyordu Rıza. Tahliye olurken erik ağacından yapılma kavalını Sebo’ya hediye eden Rıza, “Kaval sesi ruhunu titretmiyorsa kır at gitsin. İyi bir derttaşr kaval. Ağlar, ağlatır seni rahatlatır.” demişti. İki ayda kaval çalmayı öğrenmişti Deve Sebo kendisi gibi katil olan hocasından. Kaval sesi Palandöken’den, Bingöl dağlarından sümbül kokusunu taşırdı demir kapılara, dikenli tel örgülere inat. Bavulundan kavalını çıkardı Sebo. Uyumadan önce yatağının kenarına oturup kavalıyla uzun hava çaldı. Boynunu büküp gözlerini kapatarak üflediği kavaldan çıkan yankılı ve hüzünlü ses geçmişin girdabından alıp Sümbül’ün kollarına götürdü kendisini. Ezilmemek için ezen, ölmemek için öldüren Deve Sebo aldığı bıçak darbelerine, yediği kurşunlara rağmen ölmemişti. Sarhoş olduğunda çenesi düşer, kimseyi konuşturmazdı. Bu onun en zayıf noktasıydı.
                                                xx
Mevsimin ilk karı şehre düşüyordu. Deve Sebo, belinde baba yadigârı altı patlar ile öğlene doğru evinden çıktı. Çıkmaz sokakta sessizlik hakimdi. Gece gördüğü kuyruğu kesik sokak köpeği çöpleri karıştırmaktaydı. Şevko’nun meyhanesinde içtiği soğuk rakının tadı ağzında kalmıştı. Kahvesini içip kendine gelmek için kahvehanenin yolunun tuttu. Sokağın başında Tilki Necmi’nin seslenmesiyle arkasına dönen Deve Sebo, üç el yankılanan silah sesiyle olduğu yerde çakılı kaldı. Sağ elini göğsüne ve karnına götürdüğünde sıcak, yapışkan kan parmaklarının arasından sızarak yerde leke halindeki karın üzerine damladı. Sol kolundaki sümbül dövmesini parçalayarak delip geçen mermi çekirdeği karşı evin duvarına saplandı. Tilki Necmi, “Sarı it, Zerrin’i öldürecekti. Seni öldürürsem kızımdan uzak duracağına söz verdi. Affet beni Deve Sebo. Başka çarem yoktu.” diye söylenerek elindeki tabancayla olay yerinden kaçarak uzaklaştı.
Sebo, kanlar içinde dizlerinin üzerine yığıldı. Son bir gayretle belindeki altı patları çıkarıp ateş etmek istedi. Vaz geçti.  Yüz üstü yere düşerken babasıyla, Sümbül karşısında duruyordu. Sebo, babasının gülümseyen gözlerle uzattığı eli tuttuğunda kar sessizce kanlı gövdesinin üzerine düşüyordu.