1950'ler... Serçeme deresi alabalıklarıyla pırıl pırıl, Karasu adı gibi kara değil masmavi aktığı yıllardı....
Ahmet çocuk yaştaydı... Fakirlik diz boyu. Birde eve üvey anne varsa artık acının sınırı yoktu. Ahmet şuraya git.. Ahmet şunu getir...
Günler, haftalar aylar geçerken Ahmet yamalı pantolon, kara lastik, çoğu zaman çarık giyerek köyün sokaklarında yürüyordu.
Babası çiftçi olduğundan tarlada, çayırda, harmanda o küçücük bedeniyle aileye yardım ediyor, gâh kuzu otlatıyor, gâh koyun güdüyor, büyüdükçe herkte hodaklık yapıyordu.
Üvey anne inekleri, koyunları sağıyor, tereyağı, lor elde ediyor, aile tandırda pişen ekmekle hayatı idame ettirirken arada sırada pişen bulgur pilavı birde sofraya gelen koyun yoğurdu ile mutluluktan mutluluğa uçuyordu....
Gökçebük(Şegav), Çay Köy(Ergemansur), Karabıyık, Tazegül, Kandilli birbiriyle bir beden gibi hareket eder düğünleri dernekleri sevinçleri ortak olurdu. İkinci Dünya savaşı bitmiş, Kandilli'ye altıncı zırhlı tugay gelmiş, çevreye hayat vermişti. Subay evleri köylülerin ürünlerinin özellikle yumurta, süt, yoğurt ve yağ pazarı durumuna gelmişti...
Ağustos aynın son günlerinde Çay köyünden pek çok genç annelerinin verdikleri ürünleri Kandilliye götürüp satmak için yola çıkarken Ahmet'e üvey annesi onun ifadesiyle Bibisi filenin içine epeyce yumurta koyarak sende bunları sat, tomates( O zanlar domatese tomates denirdi) al gel demesiyle Ahmet ilk defa gideceği Kandilliyi merak ediyor, kafile yedi kilometrelik yolu konuşarak, türkü söyleyerek dere tepe demeden yol alıyordu. Nihayet Kandilli görünmüş, Karasu köprüsünden geçilerek Subay evlerine varılmış, herkes getirdiğini satarken Ahmet bir türlü yumurtaları satamamıştı. Arkadaşları imdadına yetişmiş bütün yumurtaları satarak parayı Ahmet'e vermişlerdi.
Ahmet'in cebi yoktu. Yırtık pantolonuyla zaten perişan görünüyordu.... Aldığı paraları avucunun içinde sıkı sıkıya muhafaza ediyordu. Buradan yakın zamanlarda Trabzon ve Sürmene'den gelip bakkallık yapan dükkânların olduğu yere gelmişlerdi.... Herkes alacaklarını almış, Ahmet'te iki kilo tomates alarak parayı bakkal uzatmış, bakkal tomatesin parasını alarak kalanı iade etmişti. Ahmet kalan parayı sıkı sıkı avucunda tutarak köyün yolunu tutmuştu....
Kafile akşama doğru Karabıyık köyünü geçmiş lakin Ahmet'in karnı epey acıkmıştı. Yiyeceği tomatesten başka bir şey yoktu. Birden aklına tomatesler geldi. Arkadaşlarına çaktırmadan tomates yemeye başladı. Açlık canına tak etmişti. Ama tomates'te lezzetlimi lezzetliydi. Derken ikinci tomatesi mideye indirdi. Yol bir türlü bitmiyordu. Güneş gurup vaktine girerken Ahmet ve arkadaşları Küçük Daphanı geçip Çay köyüne ulaşmışlardı.
Ahmet ne kadar domates yediğinin farkında değildi ama filede tomatesler epeyce azalmış, işin farkına vardığında korkmaya, üvey anneden yiyeceği dayağı hissetmeye başlamıştı.Evlerine yaklaştığında ne diyeceğini bilmiyordu.
Yol bitmiş Ahmet evin içinde üvey annesinin karşısındaydı. Elindeki tomatesleri üvey annesine verirken ağzının etrafındaki tomates izleri Ahmet'i ele vermişti. Üvey annesi hışımla kızmış "demek sen tomatesleri yersi ha" dediğinde elinde sıkıca sakladığı paraları verince birden hiddeti geçen üvey anne paraları saymaya başlamış, öfkesi geçmiş, Ahmet'te derin bir nefes alarak evin kuytu yerine giderek günün yorgunluğunu üzerinden artmaya başlamıştı.
Aradan yetmiş yıl geçmişti. Fakat bu yaşananlar Ahmet'in ruhunda öyle derin izler bırakmıştı ki... Yıllar sonra bile üvey annenin ruhunda bıraktığı olumsuz izlerin yanında yediği domateslerin tadını hiç unutmamıştı.
