Sevgi GÖL


Geçmişin Revize Edilmiş Hâli

Geçmişin Revize Edilmiş Hâli


Garip bir şey söyleyeceğim:
Hiç yaşamadığın bir anıyı bile hatırlıyor olabilirsin.
Bunu ilk duyduğumda ben de abartı sandım. Sonra fark ettim ki mesele “yaşamak” değil, mesele “anlatmak.” İnsan bir olayı ne kadar çok anlatırsa, o olay o kadar kesinleşiyor. Ama kesinleşen şey gerçeğin kendisi değil; anlatımın kendisi.
Yani biz geçmişimizi yaşamaktan çok, tekrar tekrar kurguluyoruz.
Bir anıyı ilk yaşadığında sade olur. Hamdır. İçinde boşluklar vardır. Ama yıllar geçtikçe o boşluklar dolmaya başlar. Birinden duyduğun bir detay, bir fotoğraf, bir yorum, bir duygu… Hepsi yavaş yavaş o anının içine yerleşir.
Sonra bir gün dönüp anlatırsın:
“Ben bunu böyle yaşamıştım.”
Ama aslında o haliyle hiç yaşamamışsındır.
İnsan hafızası dürüst değildir.
Ama bu bir kusur değil, bir sistem.
Çünkü zihin arşiv tutmaz; hikâye anlatır.
Ve iyi bir hikâye, her zaman pürüzsüz olmak zorundadır.
Boşluk sevmez. Çelişki sevmez. Eksik sevmez.
O yüzden eksikleri tamamlar. Fazlalıkları siler.
Ve sana “inandırıcı” bir geçmiş sunar.
Bak dikkat et: İnanılır olan, doğru olan değildir her zaman.
Bir olayın içindeyken ne hissettiğini çoğu zaman hatırlamazsın. Ama bugün ne hissetmek istiyorsan, geçmişi de ona göre renklendirirsin. Kırıldığını hatırlamak işine geliyorsa, o anıyı keskinleştirirsin. Güçlü hissetmek istiyorsan, kendini daha sağlam bir yerde konumlandırırsın.
Geçmiş sabit değil.
Geçmiş, bugünün ihtiyacına göre eğilip bükülür.
Bu yüzden bazı insanlar çocukluğunu “çok güzel” hatırlar, bazıları “çok zor.”
Aynı olaylar, farklı anlatımlar.
Aynı sahne, farklı montaj.
İlginç olan şu:
İnsan en çok da kendine anlattığı hikâyeye inanır.
Çünkü kimse kendi hayatının kötü yazılmış bir hikâye olmasını istemez. Herkes anlam arar. Bağlantı kurar. Sebep bulur. “O yüzden böyle oldu” der. Oysa bazen hiçbir büyük sebep yoktur. Ama zihin boşluğu sevmez.
Bu yüzden doldurur.
Ama burada ince bir çizgi var.
Eğer insan sadece kendi anlattığı geçmişe inanırsa, kendini de yanlış tanır. Çünkü baktığı aynanın kendisi bile eğridir. Ama eğer bunu fark ederse… işte orası ilginç.
O zaman geçmişle kavga etmeyi bırakır.
Onu “doğru” yapmak yerine, anlamaya çalışır.
Belki ilk kez şunu kabul eder:
“Ben bunu böyle hatırlıyorum ama belki de tam olarak böyle değildi.”
Bu cümle zayıflık değil.
Bu, zihinsel bir dürüstlük.
Çünkü insan geçmişini değiştiremez ama onun üzerindeki kesinlik iddiasını bırakabilir.
Ve belki de asıl özgürlük burada başlar.
Geçmişin tamamen doğru olmasına ihtiyacın kalmadığında,
onu taşımak daha hafif olur.
Çünkü bazen insanı yoran şey yaşadıkları değil,
onları anlatma biçimidir.