Abdurrahman ZEYNAL


İRANA YOLCULUK-3

İRANA YOLCULUK-3


Şoför Eyüp taksiyi alıp geliyor. Otele gitmesini söylüyoruz. Eşyalarımızı minibüsümüze koyup Erdebil’e doğru gidiyoruz. Yol boyunca Tır’lara rastlıyoruz. Garibimize giden şey TIR’ların ABD malı olması. Bu çelişkiyi izah edemiyoruz.
Yol üzerinde Dikmetaş adlı bir kasaba görüyoruz. Oradan geçip Bostanabad adlı kasabaya gidiyoruz. Bostanabad yeşillikler için de bir yer. Anadolu’da sebze meyvesi bol olan yerlere bostan adı verilir. Ortak kültürün izleri burada da devam ediyor.
Bostanabad’dan geçip hızla Sarap adlı kasabaya gidiyoruz. Ova yeşillikler içinde Buğday tarlaları yol boyunca uzanıyor. Sarap’a varıp lokanta arıyoruz. Fakat Erzurum da ki gibi lokanta yok. Nihayet bir yer buluyoruz. Etrafı halı yastıkla serili bir yer bulup oturuyoruz. Şark köşesi gibi döşenmiş. Yer sofrasında lüle kebap yiyip ayranlarımızı yudumluyoruz. Peşine çaylar geliyor. Türkün nazikliği burada da var. Sokağa çıkıp geziyoruz. Yine aynı şiveyle anlaşıyoruz. Sarap 1960’ların Anadolu kasabası gibi temiz bir kasaba izlenimini veriyor. Lehimcileri ve ayakkabı tamircileriyle sohbet edip tekrar yola koyuluyoruz.
ALİ İLE TANIŞMA
Erdebil yolundayız. Kendimizi Anadolu’da ki köy ve kasabalarda hissediyoruz. Evler tek katlı çatısız düz yapılar ve üzerlerinde ot tayaları yer almış. Ahaliye zaman zaman soruyoruz. Halkın adı ne? Cevap: “Hamisi Türk” oluyor. Tarihi yaşıyoruz. Ağızlarında şöyle deyimler çıkıyor. Menim üreyim hoş oldi. Hazarın balacası gibi. Gönlüm Türk’ü görünce üyreyim pır pır etti.
Yol kenarında durup bir gence soruyoruz. Genç güler yüzle bizi karşılayıp sorumuza cevap veriyor. Efendim şeheri size gezdirebilirim. Adı Ali olan bu Erdebilli genç arabamıza biniyor. Ali ile hızla tanışıyoruz. Ali bizi Şah İsmail’in Anıt mezarına götürüyor. Fakat mesai bittiğinden içeri giremiyoruz. Yanda cami var. Namazımızı orada kılıp etrafa bakıyoruz. Birde ne görelim şaman geleneği burada da devam ediyor. Mum yakanlar, adak adayanlar… Bez bağlayanlar, adaklarının kabul olduğunun zanneden hediye dağıtanlar. İstanbul’daki telli babanın bir benzeri burada devam ediyor.
Ali bizi Erdebil’in kapalı çarşısını gezdiriyor. Tebriz deki kapalı çarşının biraz küçüğü. Epey geziyoruz. Derken vakit geçiyor. Aliye bize bir otel bul deyince duruyor. Efendim olmaz. Siz menim konağım olun diye teklifte bulunuyor. Bu arada Necati bey Ali ile çoktan ahbap olmuşlar bile.. Mesut beyde Aliden yana tavır alıyor. Erdal Bey zahmet veririz, olmaz deyip atıyor. Ali Mahzun oluyor. Herhalde bene güvenemediniz diyor. Üzülüyoruz.
Aslında Ali çoktadır çaktırmadan eve telefon açıp konağımız var diye haberi uçurmuş. Biz o zaman bir çayınızı içelim. Hem Ali’nin gönlünü alırız hem de bir Erdebil evin görmüş oluruz deyip teklifi kabul ediyoruz. Arabaya binip Ali’nin tarifi üzere gidiyoruz.
Eve gelince “Maşeni sağda sakla” diyiyor. Yani Arabayı park et.
Arabadan inip Alilerin eve yöneliyoruz. Kapı açılıyor. Âlinin babası Hacı Hasan Abdurrahimi, oğlu ve iki damadı bizi kapıda karşılayıp içeri buyur ediyorlar. Ev iki katlı. Alt kat büyük bir salon, mutfak ve bir odadan oluşmuş. Hoş geldin den sora oturuyoruz. Nefis bir sofra hazırlamışlar.
Sofraya geçiyoruz. Oda ne bizim Erzurum’da yediğimiz un helvası diğer adıyla kara helva yeni yapılmış. Bizim için Âlinin bacıları yapmışlar. Masadaki ekmekler Erzurum’un köylerinde pişen tandır ekmeklerinin aynısı. Neyse yemekler yenilirken muhabbet koyulaşıyor. Hasan Bey tevazu sahibi güngörmüş bir Türk beyi intibaını veriyor. Çaylar yudumlanırken Ali’nin gitmesi gereken bir Toy (düğün)den söz ediliyor. Bizde Fırsat bu fırsat bir Erdebil Türk düğünü görelim deyip Evden ayrılıyoruz.
Düğün yerine gidiyoruz. Ali’yi ve bizi gördüklerinde bir alkış başlıyor. Ali bey ve konakları gelmiş diye. İçeri buyur ediliyoruz. Bina iki katlı. Alt katta bayanlar, üst katta erkekler düğün yapmakta. Hemen alışıyoruz. Kendimizi hiç yabancı hissetmiyoruz. O kadar rahatız ki Erzurum’da herhangi bir düğünde hissediyoruz.
İbrahim Tatlıses türküleriyle Kafkas barlarına bezeyen oyunlarıyla düğüne devam ediyorlar. Bu arada Zinnur ve Necati Beyler bizleri temsilen kalkıp oynuyorlar. Bir müddet sonra Erdal Bey mikrofonu alarak Erzurum’dan siz Türk kardeşlerimize selam getirdim deyince alkış tufanı kopuyor. Sonunda izin isteyip salondan ayrılıyoruz.
Çıkarken kapıda önceden hazırlanmış pasta çörek ve meyve dolu tabaklar ellerimize tutuşturuluyor. İkramımız olsun. Mecburen yiyiyoruz. Arabaya binip otel arıyoruz. Boş otel bulmak mümkün değil. Mecburen Ali’nin teklifini kabul edip Alilerin eve gidiyoruz. Hane halkı Başta Hacı Hasan Bey olmak üzere bizi karşılayıp tekrar hoş gelmişsiz diyerek eve buyur ediyorlar. Hemen üst kata çıkıyoruz.
Ali efendim yol yorgunusunuzdur hemen yataklarınızı yapayım uyuyun. Vakit epey geçmiş olduğundan teklifi hemen kabul edip yer yataklarımızı serdiriyoruz… Bu arada biz yatınca Necati Bey ve Ali içeride Alinin odasında sohbete başladılar.
Necati Bey yatarken Âlide yatağını alıp yanımıza serdi. Necati Bey itiraz ettiyse de Ali “menim konaklarım yerde yatarken ben karyolada yatamam” dedi ve yattı.
Sabahleyin kalktığımızda aşağıda sofrada hazırlanmış kava altılık yiyecekleri yedik. Alinin babası eşinin altı ay önce vefat ettiğini söyledi. Ayrıca eşinin “müellimi Kur-an” olduğunu ifade edince işte o zaman tamam dedik. Böyle anadan Ali gibi evlatlar doğar. Mesut bey bir Yasin okuyarak annesinin ruhuna bağışladık. Ayrılık vakti geldi. Hasan amcaya Allaha ısmarladık deyip Ali’nin rehberliğinde Erdebil’i gezmeye Şah İsmail’in kabrini görmeye gittik. Anadolu’daki işlemeler, sandukaların aynısın burada da gördük. Artık Astana’ya gide biliriz.
Ali bizi Astana yoluna kadar götürdü. Ve yolu tarif ederek ayrıldık. Artık Hazar denizine doğru yolculuk başlamıştı. Şah döneminde açılan tüneli geçtiğimizde bir anda kendimizi Karadenizin, Rize’nin yamaçlarında bulduk. Yeşilin her tonu burada vardı. Bir farkla yeşil alanlar çok iyi korunmuş.
ASTARAYA DOĞRU 
Yol boyunca bal satanlar, böğürtlen satanlar mangal yakanları gördük. Yol kıvrılarak Ziganalardan inişi hatırlatarak düzlüğe varıyordu. Astana sokaklarında yürürken Karadenizin bir ilçesinde yürüyor hissine kapılıyoruz. İlk işimiz gümrüğü sormak Bize yol gösteriyorlar. Evet, artık Astara gümrüğündeyiz. İşlemler için birisi yardımcı oluyor. Bakımsız ve düzensiz bir gümrükle karşı karşıyayız. Neyse iki saate işlemlerimiz tamamlanıyor ve Azerbaycan gümrüğüne geçiyoruz.
Erdal Bey ve Mesut Bey işlemler için müracaat bürosuna gidiyorlar. Bekliyoruz. Bir tülü gelmiyorlar. Neden sonra geldiklerinde Erdal beyin pasaportu mavi olduğu için vize verilmiyor. Almamız için Tebriz konsolosluğuna gitmemiz isteniyor. Bir Anda morallerimiz sıfır oluyor.
DEVAM EDECEK