2008 yılında İran’a gittik. Beş arkadaş Tebriz, Erdebil, Astara, Zencan şehirlerini gezdik. Güzel anılarla ayrıldık.
Gezi esnasında arabamız arızalanınca Zencan’da sanayi sitelerine gittik. Oto Elektrikçi dükkânında bizi karşılayan üç kardeşten ikisi ve ben hariç diğer dört arkadaşım arabanın yanına gittiler.
Dükkânda Mahmut ve ben kaldık. Mahmut birden bir soru sordu. Nereden geliyorsun dedi. Türkiye’den Erzurum’dan geliyorum. Mesleğim Muallim dedim.
Mahmut Muallim Bey sen Sünni misin, yoksa Şia mısın? Soru oldukça nazikti. Tanımadığım Mahmut’a ne cevap vereyim diye düşünmeden: Mahmut sen Trük müsün diye sordum. Mahmut Evet ben Türküm dedi.
Bunun üzerine bak bende Türküm dedim. Mahmut bir an sustu. Aniden muallim bey sen yoldan gelmişsen çay sızlanmışsındır dedi.
Ben evet çaysızım dedim. Hemen elektrikli semaveri çalıştırdı.
Kısa bir süre sonra Muallim Bey senin karnında açtır dedi. Cevaben evet açım dedim. Mahmut hemen kalktı dışarı çıktı ve geri döndü. Muhabbetimiz koyulaştı. Birden içeriye dalından koparılmış bir lenger incir getirdiler.
Muallim bey ye, çayını iç dedi. Yedim ve doydum. Ancak Mahmut’a dönerek benim arkadaşlarımda aç deyince kolay hemen çağıralım dedi. Dört arkadaşımda geldi ve doyuncaya kadar incir yediler, çaylarını içtiler. Mahmut ve kardeşleri komşuları o gün bize bilmediler ki nasıl yardım edelim diye çırpındılar.
Evet, dostla Türk ismi bize İran’da imdadımıza yetişti. Ben bu alicenaplığı asla unutmadım. Ölünceye kadarda unutmayacağım. Birde İran nüfusunun yarısının Türk olduğunu hatırlatayım.
Gerçek bu….
Artık 1400 yıl önce yaşanmış acı kavgayı günümüze taşımayalım.

