Mekânlar çoğu zaman tarafsız kabul edilir.Bir bina, bir sokak, bir oda ya da bir meydan yalnızca fiziksel bir alanmış gibi düşünülür.Oysa mekânlar, içinde yaşananlardan bağımsız değildir. İnsan davranışlarını yönlendirir, ilişkileri biçimlendirir ve çoğu zaman gerçeği olduğundan farklı gösterir. Bu noktada “mekânların yalan söylemesi” ifadesi, bilinçli bir aldatmadan çok, algıyı yönlendiren bir düzenlemeye işaret eder.
Mimarlık ve çevre psikolojisi alanlarında yapılan çalışmalar, mekânın insan davranışı üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya koyar. Işıklandırma,tavan yüksekliği, renk, düzen ve ses düzeyi gibi unsurlar, bireyin kendini nasıl hissettiğini ve nasıl davrandığını belirler. Bir mekân ferah görünebilir ama güvensiz hissettirebilir; kalabalık olabilir ama yalnızlık duygusu yaratabilir. Bu noktada mekân, gerçeği değil,tasarlanmış bir hissi sunar.
Modern şehirlerde bu durum özellikle belirgindir. Meydanlar kalabalıkla doludur ama etkileşim sınırlıdır.Alışveriş merkezleri canlı görünür, ancak kamusal bir paylaşım alanı değildir. Kafeler doludur, fakat insanlar birbirleriyle değil ekranlarıyla meşguldür. Mekân, sosyal bir hareketlilik izlenimi verirken, gerçek ilişki düzeyi oldukça düşüktür. İşte mekânın “yalanı” tam burada ortaya çıkar:Varlık vardır ama bağ yoktur.
Kurum mekânları da benzer biçimde çalışır.Resmî binalar güven ve düzen hissi vermek üzere tasarlanır. Geniş holler, yüksek tavanlar, simetrik yapılar otoriteyi temsil eder. Ancak bu mekânlar çoğu zaman birey için mesafe ve soğukluk üretir.Yapı, kapsayıcı olduğunu ima ederken, deneyim dışlayıcı olabilir. Mekânın sunduğu mesaj ile yaşanan gerçeklik arasında bir kopukluk oluşur.
Eğitim ve çalışma alanlarında da benzer bir durum gözlemlenir. Açık ofisler iş birliğini teşvik etmek amacıyla tasarlanır, ancak çoğu zaman dikkat dağınıklığı ve bireysel izolasyon yaratır.Okullar öğrenme mekânı olarak tanımlanır, fakat fiziksel düzen çoğu zaman sorgulamayı değil, itaati besler.Mekân, amaçla örtüşmeyen bir işlev üstlenir.
Mekânların yalan söylemesi, yalnızca fiziksel düzenle sınırlı değildir.Zamanla yüklenen sembolik anlamlar da bu süreci derinleştirir. Tarihî yapılar geçmişle bağ kuruyor gibi görünür, ancak çoğu zaman güncel bağlamdan koparılmış bir anlatı sunar.Anıtsal mekânlar hafıza üretir, fakat seçici bir hafıza. Ne hatırlanacağına mekân karar verir, neyin dışarıda kalacağına da.
Dijitalleşme bu durumu daha da karmaşık hâle getirmiştir. Fiziksel mekân ile dijital deneyim iç içe geçmiştir.Bir yer “popüler” olduğu için ziyaret edilir, ancak deneyim çoğu zaman mekânla değil, onun temsiliyle ilişkilidir. Fotoğraf veren ama yaşantı sunmayan alanlar artmaktadır.Mekân, yaşanan bir yer olmaktan çok, sergilenen bir görüntüye dönüşür.
Bu noktada mekânlar bilinçli olarak yalan söylemez; fakat belirli beklentiler üretir. İnsan, bu beklentilerle mekâna girer ve çoğu zaman hayal kırıklığıyla çıkar. Çünkü mekân, sunduğu hissi sürdüremez.Gerçek ilişki, gerçek etkileşim ve gerçek deneyim eksiktir.
Mekânlar yalnızca içinde bulunulan alanlar değildir; aynı zamanda toplumsal mesajlar taşır.Bu mesajlar her zaman gerçekle örtüşmeyebilir. Mekânların yalan söylediği anlar, tam da bu uyumsuzlukta ortaya çıkar.Görünen ile yaşanan arasındaki fark büyüdükçe, mekânlar sessizce güven kaybeder.Bu nedenle mekânları yalnızca estetik ya da işlevsel değil, insan deneyimiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü bir mekânın gerçeği, onu nasıl gösterdiğinde değil, içinde nasıl yaşandığında gizlidir.
