Gürcükapı Emek Apartmanı önündeki duraktan Ilıca halk otobüsüne bindim. Arkadaki tekli koltukta mahallenin renkli ve sevilen simalarından Ramazan oturuyordu. Tek başına koltuğun ön korkuluk demirine yaslanmış düşünüyordu. Çantamdan Sait Faik’in, 'Semaver'] isimli öykü kitabını çıkardım. Kitabı okumaya başladım. Bir durak sonra 40-45 yaşlarında, kırçıl saçlı, kirli sakallı, orta boylu, hafif kilolu, elinde yerel bir marketin poşeti bulunan adam otobüse bindi. Önümdeki koltuğa yan oturdu. Kırçıl saçlı adam, Ramazan’ı görünce yüksek sesle, “Kral n’aber? Rırrr.” dedi. Ramazan, duymazdan geldi. Aynı adam keyfi yerinde coşkuyla, diğer yolcuların duyacağı şekilde, “Buna Leyla çok, bize Leyla yok. Rırrr.” diyerek sataşmaya devam etti. Durum ilginç bir yöne doğru gidecek gibiydi. Kitabı okumayı bıraktım. Çantamı açıp içine koydum. Olacakları izlemeye başladım. “Ramazan ne yaptın? Kral. Rırrr.” “Ramazan’ın rehabilitasyon merkezindeki Leyla’sı da gitti. Rırrr. Üzülme Kral. Rırrr.” diyor, bütün sataşmalara rağmen Ramazan tepki vermiyordu. Otobüsün pencere camına başını dayadı. Kahverengi takım elbisesi, kırmızı kravatı, mavi gömleği her zamanki gibi temiz ve ütülüydü. Askılı flash diskli pilli radyosu sol omzunda asılıydı. Her zaman coşkulu türkülerin yükseldiği radyoyu ise bu kez kapalıydı. Ramazan’ın yüzünde keder, gözünde hüzün vardı. Konuşmuyordu. Dinliyordu. Kendi iç âlemindeydi. Ön koltuklarda oturan adam, “Ramazan bu şehrin kralı, asil ve has Dadaş’ı…” diye araya girdi tekrar. Yaşlı, kırçıl saçlı adam, Ramazan’dan beklediği tepkiyi alamayınca, kaptana laf attı bu kez. “Kaptan. Rırrr. Bu otobüsün havası değişmiş. Rırrr. Ramazan’ın varlığı da havasını iyileştirmiyor otobüsün. Rırrr. Ramazan benim kayınçom. Rırrr. Bak… Kral, kız seviyor. Rırrr.” Kaptan, yoğun şehir içi trafikte yola odaklanmış kırçıl saçlı adama cevap vermiyordu. Bu sırada ön sağ koltuktaki orta yaşın üzerindeki bir adam, “Ramazan hele bir ilahi oku da dinleyelim.” dedi. Ramazan duymadı. Önümdeki adam, biraz önceki yolcunun sözlerine destek çıkarak “Rırrr. Kayınço, kral ilahi söyle, şerefsizlik yapma. Rırrr.” diye sataşmayı sürdürse de sözlü tacizlere rağmen Ramazan’ın cevap vermemesi üzerine adam, “Böyle iyi oğlum. Hayat sana güzel. Rırrr.” Ramazan’ın Erzurum’da sevildiğini kaşı gözüyle yolculara anlatan kırçıl saçlı adam, “Ramazan Erzurum’un meşhuru Rırrr. Ramazan yakışıklı, deli oğlanı seviyor. Rırrr. Saçı, başı ağarmamış. Rırrr. İkimizde aynı yaştayız değil mi kral. Rırrr.” diyor konuşmasını, cevap vermesini bekliyordu. Ön sağ koltuktaki genç adam, “Ola Ramazan dilini mi yuttun. Dut yemiş bülbüle döndün. Konuşsana. Bak adam senin Leyla’na dil uzatıyor?” dese de hiçbir söz kâr etmedi. Ramazan, sanki otobüste değildi. Suskunluğunu inatla, azimle sürdürüyordu. Koltuğun arkasına yaslanmış, istifini hiç bozmadan dışarıyı izlemeye devam ediyordu.
Yıllar öncesine gittim. Ramazan’ı ilk kez Çırçır’dan aşağı inerken görmüştüm. Sol tarafına astığı radyodan yükselen ancak şu anda hatırlayamadığım coşkulu bir türküye eşlik ediyordu. İkinci kez gördüğümde ise sözlü sataşmalara gülerek karşılık veriyor ya da duymazdan geliyordu. Yine takım elbisesini giymiş, kravatını takmıştı. Ramazan’ı üçüncü görüşüm ise farklı olmuştu. Çırçır Cami’nin yakınında gelin çıkartılıyordu. Davul ve zurna eşliğinde damadın yakınları sokak arasında oynuyordu. Ramazan, gelin evinin önündeki düğün arabasının ön konsolu üzerinde çocuklara dağıtılmak üzere hazırlanmış para dolu zarfları aldığı gibi kaçmıştı. Arkasından, “Helal sana Ramazan! Ula Ramazan zarfları geri getir! Hergele yaptı yapacağını...” Sözleri yükseliyordu. Kimsede kızgınlık yoktu. Ramazan’ı sevenler hoşgörüyle bakmıştı. Düğün yerinde bahşiş zarfı almak, çalmak adettendi. Halk otobüsünün kağnıyı andıran gıcırtısı ve “Rırrr.” sesiyle kendime geldim.
Ramazan, derin derin nefes alıyordu. Burnunu çekti. Otobüs, Kazım Karabekir Stadyumu’nu geçmiş, Ilıca istikametine gidiyordu. Bulutların gölgesi Kargapazarı Dağı’nın yamaçlarına düşmüştü. Ramazan, dışarıyı izlemeye devam ediyordu. Dağlara mı bulutlara mı bakıyordu, bilemedim. “Kayınço, Dadaşkent’e mi gidiyorsun? Ilıca’ya git. Orada seni seviyorlar. Rırrr. Kral, Leyla’nı Ilıca’da bulursun. Bir Leyla için Erzurum’a sırt mı döndün? Rırrr. Reyhani Usta da Erzurum’dan göç ederken “Gidirem.” demişti. Gezin de dolaşın da. Rırrr.”
Diğer yolcular susmuş, merakla Ramazan’ın söyleyeceklerini bekliyordu. Ramazan konuşmadı. Köprülü kavşakta inmek üzere ayağa kalktım. Butona bastım. Ramazan alnını cana dayamıştı bu kez, gözlerinden yaşlar süzülüyor, sessizce ağlıyordu. Kırçıl saçlı adam, Ramazan’a sataşmaya devam ediyordu ki “Ramazan’a dokunma! Rırrr. Ramazan sempatik, renkli kişiliğiyle bu şehrin sevgilisi. Rırrr.” dedim. Adam, hayretle baktı yüzüme. Bir şey demedi, o da sustu. Otobüs yavaşladı. Durağa gelince durdu. Ramazan’ın sol omzuna asılı radyosuna tebessüm ederek otobüsten indim. Serin ilkbahar rüzgârı eşliğinde halk otobüsünün ardından baktım. Ramazan’ı, kırçıl saçlı adamı ve meçhul Leyla’yı düşündüm. Deliliğin mutluluk, özgürlük ve aşkın zirvesi olduğuna inanarak…


