Televizyon artık yalnızca bir eğlence aracı değil; evin en etkili eğitim kurumu. Üstelik bu kurumun müfredatı ne aile meclisinde hazırlanıyor ne de toplumsal değer süzgecinden geçiyor. Sabah açılıyor, gece yarısına kadar değer öğretiyor. En çok da gençlere.
Peki öğretilenler bizim değer dünyamızla ne kadar örtüşüyor?
Gündüz kuşağında aile içi sırlar, ihanetler ve mahrem konuşmalar milyonların önünde tartışılıyor. Mahremiyetin esas olduğu bir toplumda özel hayat reyting malzemesine dönüşüyor.
Sunucu adeta hâkim, seyirci jüri gibi. İnsan onuru stüdyo dekorunun parçası haline gelirken genç bir zihin şunu öğreniyor: Aile sorunlarının çözüm yeri aile büyüklerinin hikmeti değil, ekranın programlarıdır.
Akşam dizilerinde ise başka bir tablo var. Aile ya parçalanmış ya çıkar ilişkileri üzerine kurulu. Sadakat zayıflık, merhamet güçsüzlük gibi sunulabiliyor.
Mafya özentisi, şiddet “güç” göstergesi, intikam ise meşru bir yöntem gibi işleniyor.
Aldatma sıradan bir olay örgüsü malzemesi haline geliyor. Gayrimeşru ilişkiler dramatik heyecan unsuru olarak işleniyor.
Aile içi çatışmalar çözümsüzlük üzerinden besleniyor.
Oysa bizim kültürümüzde aile; fedakârlık, sabır ve merhamet üzerine yükselir. Adalet silahla değil, hukuk ve vicdanla sağlanır.
Elbette sanat toplumu yansıtabilir. Ancak çürümüşlüğün sürekli tekrar edilmesi, yansıtmaktan öte normalleştirmeye dönüşür.
Kur’an’ın şu uyarısı bu noktada anlam kazanır: “İnananlar arasında çirkinliğin yayılmasını arzu edenler için dünyada ve ahirette elem dolu bir azap vardır.” (Nur, 19)
“Gençler etkilenmez” demek gerçekçi değildir. Gençler rol model seçer. Hangi davranışın alkış aldığını, hangi karakterin güç kazandığını izleyerek öğrenir.
Bu noktada sorumluluğu yalnız aileye yüklemek adil değildir. Aile elbette bilinçli olmak zorundadır; ancak kültür üretiminin bu denli merkezileştiği bir çağda devletin ve kamusal otoritenin rolü göz ardı edilemez.
Anayasa, aileyi toplumun temeli olarak tanımlar ve korunmasını devletin görevleri arasında sayar. Bu hüküm sembolik değil, bağlayıcıdır.
O halde şu soruyu sormak zorundayız: Aileyi zayıflatan, mahremiyeti teşhir eden, şiddeti sıradanlaştıran yayınlara karşı devlet ne ölçüde koruyucu refleks göstermektedir?
Reyting uğruna yapılan yayınların “özgürlük” başlığı altında sınırsızlaştırılması, toplumsal yapının çözülmesine seyirci kalmak değil midir?
Devlet, ailenin huzurunu ve çocukların korunmasını sağlamakla yükümlüdür. Özgürlük sınırsızlık değildir.
Gençlerin ruh sağlığı ve toplumun ahlaki dokusu ticari kaygıların gerisinde bırakılamaz.
Devlet; aileyi korumayı yalnızca sosyal yardım politikası olarak değil, kültürel güvenlik meselesi olarak ele almak zorundadır. Çünkü kültürel erozyon, ekonomik krizden daha yıkıcı olabilir.
Denetim mekanizması göstermelik değil, caydırıcı olmalıdır.
Gündüz kuşağında aile mahremiyetinin teşhir edilmesi, akşam kuşağında suçun kahramanlaştırılması sıradan içerik değildir; kültürel yönlendirmedir.
Devlet bu yönlendirmeye kayıtsız kalamaz.
Aileyi zayıflatan içerikler karşısında kamusal irade netleşmelidir.
Aksi halde yarın ortaya çıkan toplumsal sorunların bedelini yalnız aileler değil, bütün bir toplum öder.
