Bir fikrin yanlış olabileceğini kabul etmek kolaydır.Ama bir fikrin doğru olup yanlış bir ana denk geldiğini kabul etmek zor. Çünkü bu durumda suç fikirde değil, bizde kalır.
Galileo’yu düşünürüm bazen. Teleskopunu gökyüzüne çevirip “Dünya merkezde değil” dediğinde aslında çok sade bir şey söylüyordu.Gökyüzü oradaydı, yıldızlar oradaydı, dönen şey belliydi. Ama insanlar onun ne gördüğüne değil, neden bunu şimdi söylediğine takıldı. Sonra o meşhur söz fısıltıyla kaldı: “Yine de dönüyor.” Bu cümle bana hep şunu düşündürür: Bazı gerçekler bağırmaz, sadece bekler.
Nietzsche’nin kitaplarını ilk okuduğumda bir cümlesi takılı kalmıştı aklımda: “İnsan, alışkanlıklarının tutsağıdır.” Adam bunu yazdığında kimse özgürleşme rehberi gibi okumadı. Aksine rahatsız oldu.Çünkü alışkanlık dediğin şey güvenlidir. Nietzsche’yi deli ilan etmek, söylediklerini anlamaya çalışmaktan daha kolaydı.Bugün ise aynı cümleler kişisel gelişim raflarında dolaşıyor.Fikir aynı, raf değişti.
Freud’un “İnsan düşündüğünü sandığı kadar masum değildir” fikri de böyle. Kimse bilinçdışını ilk duyduğunda merak etmedi. Korktu. Çünkü bu, “ben sandığım kadar iyi olmayabilirim” ihtimalini doğuruyordu. Freud’un kitapları yasaklandı, alay edildi. Şimdi ise herkes rüyasını yorumlatmaya hevesli.Zaman fikri evcilleştirdi.
Bir de Van Gogh var. Hayattayken sattığı tablo sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Adam resim yapıyordu, hem de durmadan. Ama çağının insanları baktığında bir şey görmüyordu. Renkler fazla parlaktı, çizgiler fazla sertti. “Olmamış” dediler. Bugün o “olmamış” resimlerin önünde sessizce duruyoruz. Belki de sorun resimde değil, bakıştaydı.
Mandela’yı ilk kez televizyonda izlediğimde insanların neden bu kadar şaşırdığını anlamıştım. Hapisten çıkmış bir adamın öfke değil, uzlaşma konuşması yapması herkesi afallatmıştı. Çünkü herkes intikam bekliyordu. O ise “birlikte yaşayacağız” dedi. Yanlış zaman mıydı, doğru zaman mıydı bilmiyorum ama çoğu insan o an ne yapacağını bilemedi.
Bazen de fikirler büyük cümlelerle gelmez. Küçük bir itirazdır. Bir toplantıda “bunu böyle yapmak zorunda mıyız?” diye soran biri gibi. O soru genelde havada asılı kalır.Kimse cevaplamaz. Ama herkes duyar. İşte o an anlarım: Fikir doğdu ama zaman henüz kucağına almaya hazır değil.
Bugün pek çok cümle “fazla düşünüyorsun”, “gerçekçi değil”, “hayat öyle işlemiyor” diye kapatılıyor. Bunlar cevaptan çok ertelemedir. Çünkü bazı fikirler hemen yanıtlanmaz; önce rahatsız eder.
Yanlış zamanda doğan fikirlerin ortak bir kaderi var: Önce görmezden gelinirler, sonra küçümsenirler, en son da sanki hep biliniyormuş gibi sahiplenilirler. Ama ilk söyleyen genelde arada kaybolur.
Belki de mesele şu:
Fikirler zamansız değildir.
Biz bazen zamanın gerisinde kalırız.
Ve bazı insanlar bunu bize hatırlattığı için erken konuşmuş sayılır.
