Modern insan tarihte hiç olmadığı kadar bilgiye erişebiliyor. Bir tuşla kütüphaneler, arşivler, makaleler önümüzde.
Ama garip bir şekilde, bu bilgi bolluğu daha bilinçli bireyler üretmiyor. Aksine, yeni bir cehalet biçimi doğuruyor: okumuş cahillik.
Alman düşünür Hans Magnus Enzensberger bu durumu yıllar önce “ikincil cahillik” kavramıyla anlatmıştı.
Okuma yazma bilen ama artık okumayan, bilgiyle temas eden ama onu içselleştirmeyen birey…
Dijital çağda bu tanım neredeyse sıradanlaştı. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, düşünmek zahmetli hale geldi. Derinlik yerini hızla tüketilen kırıntılara bıraktı.
Alvin Toffler’in meşhur uyarısı bugün daha anlamlı: “21. yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil; öğrenmeyi, öğrendiğini unutmayı ve yeniden öğrenmeyi bilmeyenler olacaktır.” Sorun bilgi eksikliği değil; bilgiyle kurulan ilişkinin bozulmasıdır.
Bu durum yeni de değil. Kur’an’da geçen şu benzetme çarpıcıdır: Kitap yüklü ama taşıdığı şeyin farkında olmayan bir eşek…
Bilgiyle amel edilmediğinde, bilginin anlamını yitirdiğini söyler. Modern dünyada okumuş cahillik, tam olarak budur: Bilgiyi bilince ve davranışa dönüştürememek.
Okumuş cahil, sadece okumayı bırakmış biri değildir. Asıl mesele, düşünmeyi terk etmesidir.
Bilgisi vardır ama yorumu yoktur. Ezberi vardır ama muhakemesi yoktur. Kelimeler çoğalır, anlam kaybolur.
Hz. Peygamber’in “Bilgisi kendisine fayda vermeyen kimsenin azabı daha şiddetlidir” uyarısı, bilginin aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olduğunu hatırlatır.
Bireysel düzeyde bu durum düşünsel tembelliğe yol açar. Toplumsal düzeyde ise daha tehlikeli bir sonuç üretir: bilinç erozyonu.
Okumayan, sorgulamayan, eleştirmeyen toplumlar kendi gerçekliğini de sorgulayamaz. Bu artık bireysel bir zaaf değil, kültürel bir çöküş belirtisidir.
Siyasette bunun sonuçları açıkça görülür. Analiz yerini slogana, argüman yerini kanaate bırakır.
Duygusal manipülasyon, bilginin önüne geçer. Seçimler, toplumsal tartışmalar, sosyal medya gündemleri; çoğu zaman sorgulanmadan benimsenen görüşlerle şekillenir. “Kalabalık böyle düşünüyor” cümlesi, düşünmenin yerine geçer.
Kur’an’ın “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme” uyarısı tam da buraya işaret eder.
Okumuş cahillik ise bu uyarının tersidir: Bilgiye ulaşır ama onu araştırmaz, doğrulamaz, sorgulamaz.
Sonunda bilgi değil, kanaat egemen olur. Sorgulama kültürü zayıfladıkça, itaat ve aidiyet öne çıkar.
Eleştiren değil, uyum sağlayan ödüllendirilir. Düşünmeyen birey, yönlendirmeye en açık bireydir.
Ekonomik alanda da benzer bir tablo vardır. Üreten değil tüketen, geliştiren değil takip eden toplumlar ortaya çıkar. Teknolojiyi kullanır ama üretmez.
Medya ve sosyal medya bu süreci hızlandırır. Kısa videolar, özet bilgiler, hızlı gündemler… Hepsi düşünmeyi değil, tüketmeyi teşvik eder. Eğitim sistemleri de çoğu zaman bilgiyi içselleştirmeyi değil, sınavdan geçmeyi ödüllendirir. Diploma artar, bilinç artmaz.
Daha da kötüsü, okumuş cahillerin tercih edilir hale gelmesidir. Liyakat yerine sadakat, eleştiri yerine onay öne çıktığında bir kısır döngü oluşur.
Gerçek entelektüeller geri çekilir, kolektif akıl fakirleşir. Toplumun düşünsel bağışıklık sistemi çöker.
Sonuçta okumuş cahillik, çağımızın en sessiz ama en yıkıcı salgınlarından biridir. Eğitimli olmak, düşünmek anlamına gelmiyorsa; bilgi hayata değmiyorsa, öğrenme sorgulamaya dönüşmüyorsa, o bilgi sadece yüktür.
Gerçek ilerleme teknolojiyle değil, düşünme cesaretiyle mümkündür. Bir toplum, düşünenleri dışladığı gün; gerçekten cahilleşir.
