Sevgi GÖL


Bilgi Arttı, Bilgelik Azaldı mı?

Bilgi Arttı, Bilgelik Azaldı mı?


İçinde yaşadığımız çağ, bilginin altın çağı olarak anılıyor.Sayılarla ölçülebilen, depolanabilen ve saniyeler içinde dolaşıma sokulabilen bir bilgi bolluğunun içindeyiz. Ancak tam da bu bolluğun ortasında şu soru daha yüksek sesle duyuluyor:Bilgi bu kadar artmışken neden daha bilge değiliz? Neden daha sakin, daha tutarlı, daha derin bir insanlık hâli üretemiyoruz?
Bilgi ile bilgelik arasındaki ayrım burada belirginleşiyor. Bilgi, öğrenilen şeydir; bilgelik ise öğrenilenle ne yapılacağını bilmektir.Bilgi zihni doldurur, bilgelik zihni düzenler.Bugün sorun bilgiden yoksun olmamız değil, bilginin bizi yönetmesine izin vermemizdir.Bilgi çoğaldıkça onu süzme, anlamlandırma ve yerli yerine koyma yetimiz zayıflıyor.
Bu noktada İbn-i Sina’ya bakmak öğretici bir durak sunar.İbn-i Sina yalnızca bir hekim değil, aynı zamanda bilginin ahlakla, insanla ve hayatla ilişkisini kurabilmiş bir düşünürdü.Onun için bilgi, tek başına bir amaç değildi; insanı iyileştiren, düzenleyen ve olgunlaştıran bir araçtı. Tıpta hastalığı tedavi ederken yalnız bedene değil, ruha ve yaşam koşullarına da bakması bu yüzden tesadüf değildir.Bilgiyi parçalara ayırmadan, insanın bütünlüğü içinde ele alıyordu.Bugünün dünyasında ise bilgi uzmanlık adı altında parçalanıyor; bütünü gören göz ise giderek kayboluyor.
İbn-i Sina’nın yaklaşımı, bilgelik ile bilginin nasıl birlikte var olabileceğini gösterir.O, bilgiyi hızla tüketilecek bir veri olarak değil, uzun süre taşınacak bir sorumluluk olarak görüyordu.Bilgi, onun düşüncesinde aceleyle konuşulacak bir şey değil; önce sindirilecek, sonra yerinde kullanılacak bir güçtü.Bugün ise bilgi, düşünceden çok tepki üretmek için kullanılıyor. Hız, bilgelikten rol çalıyor.
Akademik çalışmalar da bu dönüşümü destekler nitelikte.Bilgi fazlalığı, karar yorgunluğunu artırıyor; derin düşünme yerine yüzeysel değerlendirmeleri teşvik ediyor.İnsan ne kadar çok şeye maruz kalırsa, o kadar az şeye gerçekten nüfuz edebiliyor.Bilgelik ise tam tersine, seçme ve eleme becerisi gerektirir.İbn-i Sina’nın eserlerinde görülen şey, bilginin çokluğu değil; bilginin yerli yerinde oluşudur.
Günümüzde herkes her konuda konuşabiliyor;fakat bu, herkesin düşündüğü anlamına gelmiyor.Kanaat, bilgiyle eşdeğer hale gelmiş durumda.Bilgelik ise sessizlikle dosttur. Gerektiğinde susmayı, gerektiğinde geri çekilmeyi bilir. İbn-i Sina’nın “bilmek” ile “anlamak” arasındaki ayrımı sezgisel olarak kurabilmesi, onu yalnızca bilgili değil, bilge yapan şeydir.
Bir diğer önemli mesele de bilginin etik boyutudur.Bilgi nötr değildir; onu kullanan insanın niyetiyle şekillenir. İbn-i Sina’da bilgi, insanı daha erdemli kılma hedefiyle birlikte düşünülür. Bugün ise bilgi çoğu zaman güç, hız ve rekabet aracı olarak konumlanıyor.Bu da bilginin insanı yüceltmek yerine yoran bir ağırlığa dönüşmesine yol açıyor.
Belki de asıl eksiklik, bilgiyi hayata tercüme etme becerisinde yatıyor.Bilgelik, bilginin hayata karıştığı noktada ortaya çıkar. Yaşantıyla temas etmeyen bilgi, raflarda duran bir kitap gibidir; vardır ama dönüştürmez.ibn-i Sina’nın kalıcılığı da buradan gelir: bilgisi, yaşama dokunur; insanı merkeze alır.
Sonuçta soru hâlâ geçerli: Bilgi arttı, bilgelik azaldı mı? Muhtemelen evet. Ama bu kaçınılmaz bir kader değil. Bilgelik, kaybolmuş bir erdemden çok ihmal edilmiş bir çabadır. Bilgiyi yavaşlatmak, derinleştirmek ve insani bir amaçla yeniden ilişkilendirmek mümkündür.
İbn-i Sina’yı asırlar sonra hâlâ konuşuyor olmamızın nedeni, ne kadar çok şey bildiği değil; bildiklerini insan olmanın hizmetine sunabilmiş olmasıdır. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla bilgi değil; bilgiyi bilgelikle taşıyabilecek bir bakış açısıdır. Çünkü bilgi çoğaldıkça değil, anlam kazandıkça insanı büyütür.