Sevgi GÖL


Korna, Küfür, Kaos: Trafikte Kaybolan Medeniyet

Korna, Küfür, Kaos: Trafikte Kaybolan Medeniyet


Bir şehrin ruhu, en çok trafiğinde ortaya çıkar derler. İnsanlar birbirine nasıl yol veriyor, kurala nasıl yaklaşıyor, sabırsızlığını nasıl yönetiyor.Bugün Türkiye’de trafiğe çıktığınızda karşınıza çıkan tablo, sadece ulaşım sorununu değil, çok daha derin bir toplumsal kırılmayı anlatıyor.Korna sesi artık bir uyarı değil, bir tehdit. Küfür, bir öfke boşalması değil, neredeyse refleks. Kaos ise tesadüf değil; sistemli bir alışkanlık hâline gelmiş durumda.
Trafik, aslında toplumun en çıplak hâlidir. Çünkü kimse rol yapmaz.Evde bastırılan öfke, işte yutulan sözler, hayatta bir türlü elde edilemeyen güç ve kontrol duygusu, direksiyon başında kendine alan bulur. Bir araba, sadece bir ulaşım aracı değildir; kimi için statü, kimi için iktidar, kimi için “ben buradayım” deme biçimidir. İşte magandalık tam da burada filizlenir.
Psikoloji literatüründe buna “anonimleşme etkisi” denir. İnsan, kalabalık içinde ya da kimliğinin görünmez olduğunu hissettiği anlarda, normalde sergilemeyeceği davranışları sergileyebilir. Trafik bu anonimleşmenin en yoğun yaşandığı alanlardan biridir.Camlar kapalıdır, temas yoktur, karşıdaki kişi bir insan değil; bir “engel”, bir “yavaşlatıcı”, bir “rakip”tir. Hal böyle olunca empati devre dışı kalır. Önümüzdeki araçta bir çocuk mu var, yaşlı biri mi kullanıyor, acelesi olmayan biri mi?Hiçbiri önemli değildir. Önemli olan tek şey, bizim geçmemizdir.
Trafik magandalığı çoğu zaman “sinirli olmak”la açıklanır ama bu eksik bir yorumdur. Asıl mesele sinir değil, tahammülsüzlüktür. Toplum olarak beklemeye, paylaşmaya, sıraya girmeye, başkasının varlığını kabullenmeye dair ciddi bir sorun yaşıyoruz. Kırmızı ışıkta durmak, bir yayaya yol vermek, sinyal kullanmak; bunlar teknik değil, ahlaki davranışlardır. Çünkü hepsi “benim hakkım kadar senin de hakkın var” demeyi gerektirir.
Bugün trafikte yaşanan pek çok tartışmanın, hatta şiddet olayının altında da bu anlayış yatar. “Ben haklıyım” duygusu, “ben güçlüyüm”e dönüşür. Araçtan inilir, ses yükselir, el kol hareketleri başlar. Çünkü trafikteki kavga, çoğu zaman yol kavgası değildir; hayat kavgasıdır. İnsan, hayatında sözünün dinlenmediği her anın acısını, direksiyon başında çıkarmaya çalışır.
Burada eğitim meselesine de değinmek gerekir. Trafik eğitimi, sadece ehliyet kurslarında anlatılan kurallardan ibaret değildir. Asıl eğitim, çocukken başlar. Çocuğa yaya geçidinde durmayı öğretmek, korna çalmadan bekleyebilmeyi göstermek, hatalı birine küfür etmek yerine sakin kalmayı modellemek. Bunlar küçük gibi görünen ama büyük etkiler yaratan davranışlardır. Çünkü çocuk, trafikte nasıl bir insan olunacağını izleyerek öğrenir.
Bir de şehir meselesi var. Betonla sıkışmış, yeşili azalmış, temposu artmış şehirler, insanları da sertleştiriyor. Uzayan yolculuk süreleri, kalabalık, gürültü, ekonomik baskılar derken trafik, adeta toplumsal stresin boşaltıldığı bir alana dönüşüyor. Korna, bu stresin sesi oluyor. Küfür, çaresizliğin dili. Kaos ise kaçınılmaz sonuç.
Peki medeniyet nerede kayboldu? Aslında tamamen kaybolmadı; bastırıldı. Hâlâ yol verenler var. Hâlâ el kaldırıp teşekkür edenler, hatasını kabul edip özür dileyenler, yayayı görünce duranlar var. Ama onlar sessiz. Magandalık ise gürültülü. Ve gürültü, her zaman daha çok dikkat çeker.
Trafikte kim olmak istiyoruz? Güçlü olan mı, haklı olan mı, yoksa insan kalabilen mi? Çünkü trafik sadece bir yol meselesi değildir; bir karakter meselesidir. Ve her gün direksiyon başına geçtiğimizde, farkında olmadan bu karakteri yeniden yazıyoruz.
Korna çalarken, bir an durup düşünmek gerek: Bu sesi gerçekten yol için mi çıkarıyorum, yoksa içimde birikenleri dışarı mı vuruyorum? Çünkü medeniyet, en çok sıkışık trafikte sınanır.