Geçen gün bir yerde duydum yine. Bir masa etrafında, çaylar soğumaya yakın, konu bir yerden hayatın tuhaflıklarına gelmişti. Bir şeyler yanlış gidiyordu, herkes farkındaydı, ama kimse ne yapacağını bilmiyordu.O anda biri omuz silkti ve söyledi: “Böyle gelmiş, böyle gider.” Masada kısa bir sessizlik oldu.Konu kapandı. Aslında kimse ikna olmamıştı ama herkes rahatlamıştı.Garip bir rahatlama bu.Sorunun çözülmesinden değil, sorunun üstünün örtülmesinden gelen bir rahatlık.
Bu cümle hep böyle çalışıyor.Bir kapı gibi. Açmıyor, kapatıyor. Ama sertçe değil; nazikçe.İnsan fark etmeden kabul ediyor. Psikologlar buna “bilişsel kestirme” diyor.Yani zihnin yorulduğu yerde devreye giren kısa yollar. Beyin, belirsizlikten hoşlanmaz. Sürekli sorgulamak enerji ister.O yüzden bazı cümleler vardır, düşünmeyi durdurur. “Böyle gelmiş böyle gider” tam da böyle bir cümle.
Albert Einstein’ın meşhur bir sözü vardır: “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” İlginçtir, bu söz genelde motivasyon cümlesi olarak paylaşılır ama günlük hayatta tam tersini yaparız.Aynı düzen, aynı alışkanlıklar, aynı kabuller.Sonra da sonuçlar değişmeyince şaşırırız.O noktada da bu cümle imdada yetişir. Sanki Einstein masada yokmuş gibi.
Sosyolog Zygmunt Bauman, modern insanın en büyük sorununun belirsizlikle baş edememek olduğunu söyler. Belirsizlik korkutur, çünkü kontrol duygusunu alır. “Böyle gelmiş böyle gider” dediğimizde kontrol bizdeymiş gibi hissederiz. Aslında hiçbir şeyi kontrol etmeyiz ama en azından soru sormayı bırakırız. Bu da zihinsel bir konfor sağlar. Bedeli ise zamanla ödenir.
Günlük hayattan örnekleri bol. Trafikte herkes kurallardan şikâyet eder ama kimse kurala uymadığında şaşırmaz. İş yerinde adaletsizlik konuşulur ama “her yerde böyle” denip geçilir. Eğitim sistemi eleştirilir ama “biz de böyle okuduk” cümlesiyle tartışma biter. Bu cümle, geçmişi gerekçe gösterip geleceği ipotek altına alır.
İlginç olan şu: Bu cümleyi genellikle sistemin merkezinde olanlar değil, onunla yaşamaya çalışanlar söyler.Güçsüzlerin güçlülerle baş etme yöntemidir biraz da. Fransız düşünürMichel Foucault’nun dediği gibi, iktidar her zaman baskıyla işlemez; bazen insanların kendi kendini susturmasıyla işler.“Böyle gelmiş böyle gider” tam olarak bu susturma biçimlerinden biridir.
Ama bu cümle tamamen kötü mü? Belki de değil.Bazen insanın her şeyi değiştirecek gücü yoktur. Bazen hayatta kalmak için kabullenmek gerekir. Stoacı filozoflar da bunu söyler.Kontrol edemediklerinle savaşma, derler. Ama onlar bir şeyi daha ekler: Kontrol edebildiklerini ayırt etmeyi öğren.Biz genelde o ikinci kısmı atlıyoruz.Hepsini aynı torbaya koyup kapatıyoruz.
Steve Jobs’ın meşhur konuşmasında söylediği bir cümle vardır: “Dünya sandığınız kadar sabit değildir; onu başkaları yaptı ve siz değiştirebilirsiniz.” Bu cümle umut verir ama aynı zamanda rahatsız eder. Çünkü sorumluluk yükler. “Böyle gelmiş böyle gider” ise sorumluluğu almaz, bırakır. O yüzden daha çok sevilir.Belki de bu cümle, bir toplumun kendine sorduğu ama cevaplamak istemediği soruların yerine geçiyor.Neden böyle? Gerçekten değişmez mi? Değişse ne olur? Ya biz değişmek zorunda kalırsak?
Bu cümle söylendiğinde bir şey daha olur: Zaman durur. Gelecek düşünülmez, geçmiş kutsanır, şimdi askıya alınır. Oysa tarih dediğimiz şey, tam da bu cümleyi kabul etmeyenlerin hikâyesiyle doludur. Ama biz tarihi anlatırken hayran oluruz, yaşarken aynı cesareti “fazla idealist” buluruz.
Belki de mesele cümlede değil. Mesele, onu ne zaman ve neden söylediğimizde. Gerçekten bilgelikten mi geliyor, yoksa yorgunluktan mı? Gerçekçilik mi, vazgeçiş mi? Ayırt etmek zor.
Bir dahaki sefere biri “böyle gelmiş böyle gider” dediğinde, yüksek sesle itiraz etmeye gerek yok. Sadece içinizden bir soru bırakın. Gerçekten mi? Gerçekten başka türlü mümkün değil mi? Ve belki de asıl soru şu: Böyle gelmiş olabilir… ama gitmek zorunda mı?