Toplumlar ve bireyler, var oldukları günden bu yana ikilemlerle yaşar. Bu ikilemler bazen kişisel bir vicdan muhasebesi, bazen de siyasal ve ahlaki kararların merkezinde duran ağır sorulardır. Bunlardan biri var ki, neredeyse her dönemde karşımıza çıkar:
“Kötünün iyisi olmak yeterli mi?”
Bu soru masum görünür. Hatta çoğu zaman akılcı ve gerçekçi bile sayılır. Ama biraz yakından bakıldığında, bireysel ahlaktan siyasal etiğe, toplumsal ilerlemeden demokrasiye kadar uzanan ciddi bir sorun alanını içinde barındırır. Çünkü bir toplum, kendini neyle kıyaslıyorsa, aslında yönünü de oraya çevirir. Kötüyü ölçü alanlar yerinde sayar; iyiyi ve mükemmeli hedef alanlar ise ilerler.
İnsan doğasında kıyas vardır. Sosyal karşılaştırma teorisi bize şunu söyler: İnsanlar kendilerini başkalarıyla ölçerek konumlarını anlamaya çalışır. Ne var ki bu kıyas çoğu zaman “yukarıya” değil, “aşağıya” doğru yapılır. Yani daha kötü durumda olanlara bakarak rahatlarız. “En azından benden beterleri var” cümlesi, kısa vadede bir teselli sunar ama uzun vadede gelişme arzusunu köreltir.
Kur’an-ı Kerim’de “Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre kadar şer işlerse karşılığını görür” (Zilzâl, 7-8) buyurulurken dikkat çekilen şey tam da budur: Başkasının kötülüğü değil, insanın kendi eylemi esastır. Ahlak, kıyasla değil, sorumlulukla anlam kazanır.
Siyaset sahnesinde ise “kötünün iyisi” söylemi neredeyse bir savunma mekanizmasına dönüşmüştür. Ekonomide, hukukta, özgürlüklerde yaşanan sorunlar eleştirildiğinde hemen bir karşılaştırma devreye girer:
“Bakın, başka ülkelerde durum daha kötü.”
“En azından bizde şu yok.”
Bu cümleler kulağa mantıklı gelebilir ama aslında beklenti çıtasını aşağı çeken tehlikeli bir zihniyetin ürünüdür. Seçmen, “daha kötüsü gelmesin” korkusuyla sandığa gider; siyasetçi ise “en az zararlı” olmanın konforuna yerleşir. Sonuçta kazanan ne demokrasi olur ne de toplum. Sadece vasat kalıcı hale gelir.
Oysa Kur’an’da “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisâ, 58) buyurularak siyasal erdemin çıtası açıkça konur. Ölçü, başkasından biraz iyi olmak değil; adalete yaklaşmaktır. Peygamber Efendimiz’in “Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır” sözü de liderliği ve yöneticiliği bu eksende tanımlar.
Ahlaki açıdan bakıldığında “kötünün iyisi” anlayışı çoğu zaman göreceli ahlakın ürünüdür. “Şartlar böyleydi”, “daha kötüsü de vardı” gibi cümleler, insanın kendi hatalarıyla yüzleşmesini engeller. “En azından hırsız değilim” diyerek kendini aklayan ama dürüst de olmayan bir insan düşünün. Bu kıyas, vicdanı susturur; ahlaki gelişimi durdurur.
Erdem etiği ise tam tersini söyler: İnsanı, sürekli daha iyisine çağırır. Hz. Peygamber’in “Mümin, bir delikten iki kez ısırılmaz” (Buhârî) hadisi, ahlaki öğrenmenin ve ilerlemenin sürekliliğine işaret eder. Hata, başkalarından daha az kötü olmakla değil, tekrar etmemekle telafi edilir.
Toplumsal düzeyde ise kötüyle kıyaslama kültürü, zamanla bir “düşük beklenti sendromu” üretir. Eğitimdeki aksaklıklar, hukuktaki sorunlar, sağlık sistemindeki eksikler hep aynı cümleyle geçiştirilir: “Başka yerlerde daha kötü.” Böylece vasat normalleşir, mükemmeliyet ise “lüks” sayılır.
Kur’an’da “Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez” (Ra’d, 11) buyrulurken, değişimin kıyasla değil, öz eleştiriyle başlayacağı açıkça ifade edilir. Toplumlar başkalarına bakarak değil, kendilerini aşarak ilerler.
Gerçek ilerleme, “iyinin kötüsü” ya da “kötünün iyisi” olma sınırını aşmakla mümkündür. Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası yıkımdan küresel bir güç haline gelmesi bunun somut örneğidir. Japonlar kendilerini daha kötü ülkelerle değil, dünyanın en iyi standartlarıyla kıyasladılar. “Kaizen” dediler; yani sürekli iyileşme.
Bu anlayış, İslam düşüncesinde de karşılığını bulur: “İki günü eşit olan ziyandadır.” Her gün bir önceki günden daha iyi olma çabası, hem bireysel hem toplumsal ilerlemenin temelidir.
Sonuç olarak; kendini kötüyle kıyaslamak kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede ahlakı zayıflatır, siyaseti yozlaştırır ve toplumu yerinde saymaya mahkûm eder. “Kötünün iyisi” olmak bir başarı değil, bir duraklamadır.
Asıl soru şudur: “Daha iyi ne olabiliriz?”
Bir toplum, bu soruyu sormayı bıraktığı gün geleceğini de başkalarının vasatlığına emanet etmiş olur.