Sevgi GÖL

Tarih: 29.12.2025 17:43

İnsan Olmadan İşleyen Sistemler

Facebook Twitter Linked-in

Modern toplumların en dikkat çekici özelliklerinden biri,insan varlığına ihtiyaç duymadan sürdürülebilen düzenekler inşa edebilmiş olmalarıdır.Bu durum ilk bakışta teknolojik bir başarı gibi görünse de, sosyoloji, yönetim bilimi ve bilişsel psikoloji açısından daha derin bir dönüşüme işaret eder.Çünkü burada söz konusu olan yalnızca makineler değil;karar alma, uygulama ve denetleme süreçlerinin insandan bağımsızlaşmasıdır.
Sistem kavramı,en genel anlamıyla belirli kurallar çerçevesinde işleyen ve girdileri çıktılara dönüştüren yapılardır.Geleneksel toplumlarda bu süreçler büyük ölçüde insan ilişkileri üzerinden yürütülürdü.Yüz yüze temas, müzakere, yorum ve bağlamsal değerlendirme önemli rol oynardı.Günümüzde ise sistemler, standartlaştırma ve otomasyon yoluyla bağlamdan arındırılmış kararlar üretmektedir.Bu, süreci hızlandırırken insan faktörünü ikincil hâle getirir.
Bu dönüşümün temelinde ölçülebilirlik ihtiyacı yatar. Bilimsel yönetim anlayışı, özellikle 20. yüzyıldan itibaren verimlilik, performans ve çıktılar üzerine yoğunlaşmıştır. Ölçülemeyen unsurlar duygu, niyet, bireysel durum karar mekanizmalarının dışında bırakılmıştır.Böylece sistemler, insanı bütüncül bir varlık olarak değil, işlevsel bir bileşen olarak ele almaya başlamıştır.
Bilişsel bilimler açısından bakıldığında, bu durum karar yükünü azaltan bir etki yaratır.Sistemler, belirsizliği minimize eder; farklı yorumlara kapalı net yönergeler sunar. Bu, özellikle büyük ölçekli organizasyonlarda tutarlılığı artırır.Ancak aynı zamanda esnekliği sınırlar. İnsan yargısının devre dışı kaldığı noktada, istisnai durumlar sistem tarafından “hata” olarak algılanır.
İnsan olmadan işleyen sistemlerin bir diğer özelliği de sorumluluğun dağılmasıdır.Karar tek bir özneye ait olmadığı için, sonuçların etik değerlendirmesi belirsizleşir. Burada kasıt, etik ihlaller değil; etik boyutun karar sürecine dâhil edilmemesidir. Sistem doğru çalışır, kurallar uygulanır,süreç tamamlanır. Ancak bu süreçte insan deneyimi çoğu zaman ikincil bir veri olarak kalır.
Bu yapıların toplumsal düzeydeki etkisi, gündelik hayat pratiklerinde gözlemlenebilir.Eğitimden sağlığa, kamusal hizmetlerden iş yaşamına kadar pek çok alanda bireyler, kendilerini karar mekanizmasının öznesi değil, nesnesi olarak deneyimler. Bu durum, bireysel düzeyde yabancılaşma hissi yaratabilir;fakat aynı zamanda düzenin sürdürülebilirliğini de sağlar. Sistemler,kişisel etkileşimlere bağlı kalmadan devam edebilir.
Burada dikkat çekici olan nokta,insan olmadan işleyen sistemlerin genellikle “daha adil” algılanmasıdır.Çünkü kurallar herkes için aynıdır. Ayrım yapılmaz.Ancak bu eşitlik, her zaman hakkaniyet anlamına gelmez.Sosyal bilimlerde sıkça vurgulandığı gibi, eşit muamele ile adil muamele her zaman örtüşmez.Sistemler eşitliği garanti ederken, bağlamsal adaleti göz ardı edebilir.
Bu noktada mesele, bu sistemlerin varlığı değil; nasıl tasarlandığıdır.İnsan faktörünü tamamen dışlayan yapılar, kısa vadede verimli görünse de uzun vadede toplumsal memnuniyet ve güven üzerinde etkiler yaratabilir.Bu nedenle çağdaş tartışmalar, “insan merkezli sistemler” kavramı etrafında şekillenmektedir. Amaç, insanı sürecin duygusal öznesi değil; anlamlı bir katılımcısı hâline getirmektir.
Sonuç olarak,insan olmadan işleyen sistemler bir çelişki değil, modernliğin doğal bir ürünüdür.Bu sistemler ne iyi ne kötüdür; nasıl kullanıldıkları ve hangi değerlerle tasarlandıkları belirleyicidir.Asıl soru, sistemlerin çalışıp çalışmadığı değil; insanla birlikte düşünülüp düşünülmediğidir.
Bu soru, teknik olduğu kadar sosyaldir ve cevabı yalnızca mühendislikte değil, insan bilimlerinde aranmalıdır.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —