Sevgi GÖL

Tarih: 26.01.2026 17:51

İtaatin Konfor Alanı

Facebook Twitter Linked-in

İtaat kelimesi serttir. Duyunca insanın aklına zorbalık, baskı, mecburiyet gelir. Oysa günlük hayatta karşılaştığımız itaat, çoğu zaman sandığımız kadar sert değildir. Hatta şaşırtıcı biçimde yumuşaktır. Konforludur. Sessizdir. İnsan fark etmeden içine yerleşir ve orada kalır. Kimse “itaat ediyorum” demez; “uyum sağlıyorum”, “sorun çıkarmıyorum”, “akışına bırakıyorum” der.
İtaatin konfor alanı tam da burada başlar. Bir noktadan sonra itaat, korkudan değil rahatlıktan beslenir. Sorgulamak yorucudur. İtiraz etmek risklidir. Yanlış da olsa alışılmış olan, belirsiz olandan daha güvenli gelir. Psikologların söylediği gibi, insan zihni bilişsel yükten hoşlanmaz. Daha az düşünmek, daha az karar vermek ister. İtaat, zihinsel ekonominin en ucuz yollarından biridir.
Günlük hayatta bunun örnekleri çoktur. Bir iş yerinde anlamsız bir kural vardır ama kimse sorgulamaz. “Bizden önce de böyleydi” denir. Bir ortamda herkes susuyordur, sen de susarsın. Çünkü konuşmanın bedelini bilmiyorsundur ama susmanın bedelini ezberlemişsindir. Sosyal psikolojide buna “çoğunluğa uyum” denir. Solomon Asch’in deneylerini hatırlayanlar bilir: İnsanlar gözlerinin gördüğüne değil, grubun söylediğine inanmayı tercih edebilir. Yanlış olduğunu bile bile.
İtaat çoğu zaman ahlaki bir mesele gibi sunulur. Büyüklerimiz öğretmiştir: Uyumlu ol, ses çıkarma, haddini bil. Bunlar başlı başına kötü öğütler değildir. Sorun, bunların mutlak doğrular hâline gelmesidir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı tam da buraya oturur. İnsanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil, düşünmedikleri için zarar verirler. İtaat eden insan, sorumluluğun kendisinden çıkıp sisteme ait olduğunu düşünür. “Ben sadece görevimi yaptım” cümlesi, tarihte defalarca duyulmuştur.
Ama itaatin bu kadar yaygın olmasının nedeni sadece korku ya da ahlak değildir. Bir de aidiyet meselesi vardır. İnsan, dışlanmaktansa uyum sağlamayı seçer. Sosyal kabul, çoğu zaman bireysel doğrulardan daha güçlüdür. Bir grubun parçası olmak, haklı olmaktan daha cazip gelebilir. Çünkü yalnız kalmak, insan zihni için en zor durumlardan biridir. İtaat, bu yalnızlığı önler.
Modern dünyada itaat biçim değiştirdi. Artık kimse emir vermiyor gibi görünür. Algoritmalar, performans ölçümleri, görünmez beklentiler var. Kimse “böyle davran” demez ama hangi davranışın ödüllendirildiği çok nettir. Beğeni sayıları, terfiler, onaylar… İtaat artık bağırılarak değil, teşvik edilerek öğretilir. Konfor alanı da burada genişler. İnsan, kendi isteğiyle uyum sağladığını sanır.
Peki bu konfor alanının bedeli nedir? İlk kayıp, meraktır. “Neden?” sorusu yerini “zaten böyle”ye bırakır. İkinci kayıp, özne olmaktır. Karar veren değil, kararları uygulayan oluruz. Üçüncüsü ise zamanla içsel bir huzursuzluk. Çünkü insan tamamen uyumlu bir varlık değildir. İçeride bir yerde, itaat etmeyen bir parça hep kalır. Sustukça ağırlaşır.
İtaat her zaman yanlış değildir. Toplumsal yaşam belli ölçüde uyum gerektirir. Sorun, itaatin otomatikleştiği yerdedir. Düşünmeden yapılan uyum, insanı görünmez bir kafese sokar. Kapısı kilitli değildir ama insan oradan çıkmayı denemez. Çünkü içerisi tanıdıktır.
Belki de asıl mesele, itaat edip etmemek değil. Ne zaman, neye ve neden itaat ettiğimizi bilip bilmemek. Konfor alanı, fark edilmediği sürece genişler. Fark edildiğinde ise rahatsız eder. Ama bazen rahatsızlık, düşünmenin ilk işaretidir.
İtaatin en tehlikeli hâli, insanın kendi sessizliğini erdem sanmasıdır. En güvenli görünen yerler, bazen en uzun süre kalınan yanlış duraklar olabilir.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —