Bir sabah uyanıp “toplum çökmüş” demiyoruz. Kimse bir gün içinde değerlerini kaybetmiyor.Sosyal çürüme, gürültüyle gelen bir yıkım değil; sessiz, ağır ve çoğu zaman fark edilmeden ilerleyen bir süreç.Bu yüzden asıl soru şu: Yaşadığımız bu çözülme birilerinin bilinçli tercihlerinin sonucu mu, yoksa kimsenin tam olarak durduramadığı, planlanmamış bir sürüklenme mi?
Sosyal çürüme dediğimiz olgu, bireylerin birbirine olan güveninin azalmasıyla başlar.İnsanlar, kamusal alanda daha tahammülsüz, özel hayatlarında daha içine kapanık hâle gelir.Selam vermemek, sıraya girmemek, ortak alanı sahiplenmemek artık “ayıp” değil, olağan davranışlar olarak görülür. Oysa bu küçük gibi görünen davranışlar,bir toplumun birlikte yaşama kültürünü ayakta tutan görünmez kolonlardır.
Bu noktada “sonuç” kavramını düşünmek gerekir. Sosyal çürüme çoğu zaman ekonomik baskıların, güvencesizliğin, adaletsizlik algısının ve sürekli belirsizliğin doğal bir sonucudur.Geleceğe dair umut zayıfladıkça insanlar önce sabrını, sonra vicdanını, en sonunda da sorumluluk duygusunu kaybeder. Hayatta kalma refleksi, toplumsal sorumluluğun önüne geçer.“Ben kurtulayım yeter” düşüncesi, bireysel bir savunma mekanizması gibi görünse de yaygınlaştığında toplumu çözen bir etkene dönüşür.
Ancak mesele yalnızca sonuçlarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.Çünkü sosyal çürüme aynı zamanda planlanmamış ama yönlendirilmiş bir süreçtir. Burada kasıt, tek bir merkezden yönetilen bilinçli bir plan değil; sistemlerin kendi içinde ürettiği sonuçların denetlenmemesidir.Eğitimde nitelik kaybı, medyada yüzeyselliğin ödüllendirilmesi, sosyal ağlarda saldırganlığın görünürlük kazanması. Bunların hiçbiri tek başına “çürütme” amacıyla ortaya çıkmadı.Ama hepsi bir araya geldiğinde, değerlerin aşınmasını hızlandırdı.
Bir başka önemli nokta da dilin dönüşümüdür. Hakaretin sıradanlaşması, öfkenin meşrulaşması, nezaketin zayıflık olarak algılanması.Dil bozulduğunda düşünce de bozulur.Düşünce bozulduğunda ise birlikte yaşama iradesi zarar görür. Bugün sosyal çürümenin en net izleri, insanların birbirine nasıl hitap ettiğinde,nasıl tartıştığında ve nasıl ayrıştığında görülebilir.
Peki bu süreçte bireyin hiç mi payı yok?Elbette var. Sosyal çürüme yalnızca “yukarıdan” gelen bir baskının ürünü değildir; aynı zamanda gündelik tercihlerimizin toplamıdır. Kurallara uymamayı küçük bir kurnazlık,haksız kazancı beceri, sessiz kalmayı ise akıllılık saydığımız her an, bu sürece katkı sunarız. Çürüme,tam da burada derinleşir:Kimse kendini sorumlu hissetmez, ama herkes sonuçtan şikâyet eder.
Tarihe bakıldığında, toplumsal çözülmelerin çoğu benzer belirtilerle başlamıştır.Ortak değerlerin zayıflaması, kurumlara olan güvenin sarsılması ve bireysel çıkarın kolektif iyinin önüne geçmesi.Bu süreçler genellikle “geçici” sanılmış, “sonra düzelir” denilerek ertelenmiştir.Oysa çürüme, ertelendikçe kök salar.
Bugün yaşadığımız sosyal çözülme, ne tamamen planlanmış bir felaket ne de masum bir tesadüftür.Bu durum, ihmal edilen değerlerin, görmezden gelinen sorunların ve normalleştirilen davranışların bir bileşkesidir. Yani hem sonuçtur hem de süreçtir.En tehlikeli yanı da budur:Ne zaman başladığını fark etmediğimiz için, ne zaman durdurabileceğimizi de bilemeyiz.
Belki de asıl mesele, çürümeyi büyük kavramlarla açıklamaya çalışmak yerine, gündelik hayata bakmaktır. Çünkü sosyal çürüme en çok sokakta, okulda, iş yerinde, trafikte ve aile içinde kendini gösterir.Büyük krizlerden önce küçük vazgeçişler vardır.
Ve belki de bu yazıyı bitirirken sorulması gereken en rahatsız edici soru şudur: Biz bu sürecin neresindeyiz? Seyircisi mi, mağduru mu, yoksa farkında olmadan taşıyıcısı mı?
Çünkü sosyal çürüme, herkesin biraz sustuğu yerde büyür.