Bazı rejimler anayasalarla, yasalarla, tabelalarla kurulur; bazılarıysa tek bir madde bile yazmadan hayatımıza sızar. Kimsenin oy vermediği, kimsenin açıkça savunmadığı ama herkesin harfiyen uyduğu bir düzen vardır: görünmeyen kurallar rejimi. Bu rejimde cezalar mahkeme salonlarında değil, bakışlarda kesilir; ödüller alkışlarla değil, dışlanmamayla verilir. İtiraz edene “abartıyorsun”, uymayana “ayıp” denir. Böylece sistem çalışır; üstelik kusursuz bir sessizlik içinde.
Bilimsel açıdan bakıldığında bu görünmezlik tesadüf değildir. Sosyal psikoloji, normların yazılı olmasa bile davranışı yönlendirdiğini uzun zamandır söyler. İnsan, ait olduğu grubun onayını kaybetmemek için, açıkça tanımlanmamış beklentileri bile hızla içselleştirir. Bir kafede yüksek sesle konuşmamak, bir toplantıda “fazla soru” sormamak, bir acıyı “dozunda” yaşamak… Kim belirledi bu dozları? Kimse. Ama herkes biliyor. Bilmek zorundaymış gibi davranıyor.
Akademik dilde buna normatif baskı denir; gündelik hayatta karşılığı daha nettir: “Böyle yapman garip karşılanır.” Garip karşılanmak, modern çağın en etkili yaptırımıdır. Hapse girmezsiniz ama masadan eksik sandalye olursunuz. Bu yüzden görünmeyen kurallar rejimi kaba değildir; aksine naziktir. Kimse size bağırmaz, sadece susar. Suskunluk, en gelişmiş denetim teknolojisidir.
İşin mizahi tarafı şuradadır: Bu kuralları en ateşli savunanlar, varlığını inkâr edenlerdir. “Yok canım, kimse kimseye karışmıyor,” denir; hemen ardından “ama şimdi bunun yeri mi?” gelir. Yeri olmayan o kadar çok şey vardır ki.Doğru zamanda doğru duyguyu yaşamak, doğru tepkiyi vermek, doğru sessizlikte durmak. Yanlış zamanda gülenler, yanlış yerde susanlar, yanlış soruyu soranlar sistem tarafından hemen işaretlenir. Alarm çalmaz; kaşlar kalkar.
Felsefi açıdan bakıldığında bu rejim, özgürlüğün biçim değiştirmiş hâlidir. Yasak yoktur; tercih vardır. Ama tercihlerin sınırları önceden çizilmiştir. “İstediğini düşün” denir, “yeter ki belli etme.” “Konuşabilirsin” denir, “ama sonuçlarına katlanırsın. ”Bu sonuçlar çoğu zaman ölçülemez; işte bu yüzden etkilidir. Belirsizlik, itaati hızlandırır.
Güncel hayatta bunun sayısız örneği var. Sosyal medyada hangi konuda ne kadar öfkelenileceği, hangi acının ne kadar paylaşılacağı, hangi gündemin ne kadar sürede unutulacağı bile görünmeyen bir takvimle belirleniyor. Çok üzülürsen dramatik, az üzülürsen duyarsız oluyorsun. Herkes tam kararında bir insan olmaya çalışıyor; o kararın kim tarafından verildiğini sormadan.
Eleştirel ama sakin bir yerden bakarsak, görünmeyen kurallar rejiminin en büyük başarısı, sorumluluğu bireyin üzerine yıkmasıdır. “Kimse sana bunu zorlamadı” denir. Doğru. Kimse zorlamadı. Ama herkes bekledi. Beklentiler, modern çağın en sessiz yasasıdır. İhlali mümkündür; bedeli vardır.
Belki de asıl soru şu: Bu rejim neden bu kadar işlevsel? Çünkü biz de onun parçasıyız. Uymayanı uyarıyor, taşanı hizaya getiriyor, farklı olanı “normalleştirmeye” çalışıyoruz. Sonra da “toplum baskısı çok kötü” diye yakınıyoruz. Rejim, yalnızca yukarıdan işlemez; yan yana durduklarımızdan da beslenir.
Ve işte tam burada şaşırtıcı bir farkındalık ortaya çıkıyor: Görünmeyen kurallar yıkıldığında kaos çıkmıyor. Aksine kısa bir sessizlik oluyor; ardından derin bir rahatlama. Çünkü insanlar, çoğu zaman kuralın kendisinden değil, onu taşıma zorunluluğundan yoruluyor.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Gerçekten kurallara mı uyuyoruz, yoksa yalnızca dikkat çekmemeye mi çalışıyoruz? Eğer cevap ikincisiyse, yaşadığımız şey düzen değil; ustaca yönetilen bir alışkanlıklar bütünü. Adı konmamış, maddesi yazılmamış ama hepimizin cebinde taşımak zorunda kaldığı bir yönetmelik.
Görünmeyen kurallar rejimi böyle bir şey işte. Ne devrilir ne ilan edilir. Sadece fark edildiği an gücünü kaybetmeye başlar. Ve belki de en devrimci hareket, bazen yalnızca şunu söylemektir: “Ben bu kuralı bilmiyordum.”