İtilaf devletleri savaşla geçemedikleri boğazlardan ellerini kollarını sallayarak geçip Dolmabahçe önlerine donanmalarını demirlediklerinde ülke genelinde işgaller başlamıştı. Mondros Mütarekesinin 1, 7 ve 24. Maddeleri işgalin önünü açmıştı. Bahaneleri hazırdı. Boğazları ve İstanbul’u İngiliz ve Fransızlar işgal etti. Artık İngiliz ve Fransızlar halifeyi, padişahı işgal ettikleri İstanbul’da esir almışlardı.
İtalyanlar, Antalya ve havalisini işgal etti. Fransız’lar Adana, Maraş, Urfa ve Antep’i işgal etmiş İngiliz kuvvetleri Hakkâri önlerine dayanmıştı. Yunanlılar Trakya’yı ve İzmir yöresini işgal ederken İtilaf devletleri istedikleri yeri işgal ediyordu. Türk Milletine artık yurt olarak çok görülüyor .
Amerikalı senatörün dediği gibi “Türkler Orta Asya bozkırlarına sürülüp yok edilmelidir” isteğine göre hesaplar yapılıyordu.
Anadolu’da bir avuç Türk varlık ve beka sorunuyla karşı karşıya idi. Batıda Sanremo konferansı toplanıyor, Paris’te toplantılar yapılıyor ve nihayet Sevr’de son nokta koyuluyordu. Koca cihan harbi sonunda ordu bitmiş, vatan işgal edilmişti. Türk Milleti hasta idi. Aç idi. Susuz idi. Başsız idi. Hastalıklar kol geziyor, tarihin yüz akı millet yok oluşa gidiyordu.
Tüm bu olumsuzluk şartlarında Mustafa Kemal ve arkadaşları Türk Milletinin ölmediğini önce Samsun, Havza ve Amasya’da toplantılar yapılıyor “Amasya Tamimi” ile dünyaya yeni bir ses duyuruluyordu.
Müdafa-i Hukuk, Reddi İlhak cemiyetleri kuruluyor, vatanın içine düştüğü tehlikelere dikkat çekiyor ve Milli Mücadeleye halkın katılması yönünde ciddi adımlar atıyordu.
Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi ve 23 Nisan 1923 te Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıyor ve Vatan bir bütündür parçalanamaz, “Kuvayı Milliyeyi hâkim kılmak esastır” söylemleriyle harekete geçiyor Dumlupınar Meydan muharebesiyle bu işe nokta koyup Ordular İzmir’e giriyordu. Anadolu kurtulmuş sıra İstanbul’a gelmişti. Sonuçta 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış anlaşmasıyla son nokta koyuluyor vatan tüm düşmanlardan temizleniyordu.
Buraya kolay ulaşılmamıştı. Nice acılar çekilmişti. Nice canlar bu yolda vatan uğrunda feda edilmişti. İşte bu şartlar içinde Cumhuriyete ulaşıldı.
MİLLİ MUKAVEMET DÜŞÜNCESİ
Ordu terhis olmuş, silahları toplanmış, başkent işgal edilmiş, doktoru, ilacı, parası olmayan, açlığın, yokluğun kol gezdiği bir zaman diliminde acaba “Milli Mukavemet Düşüncesi” bir hayal mi veya gerçek olabilirmi düşüncesi bir avuç asker ve aydının kafasında şekilleniyordu.
Trablusgarp’ta, Balkanlarda, Kafkaslarda, Yemende, Sina’da, Basra’da, Galiçya’da yıllardır savaşan insanlar harap ve bitap düşmüştü. İşte bu acılı günlerde Namık Kemal: “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini?” İfadesine Atatürk “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara mâderini!” Demek suretiyle yarınlara ışık tutuyordu.
BİR MİLLET ÖLÜM UYKUSUNDAN UYANDIRILIYOR
Çürümüş ağaç yeşeriyor, çölleşmiş vaha cana geliyordu. Bir millet uyanıyor. Erzurum bu işe öncülük ediyor, Sivas tarihi metne dönüşüyor iş Ankara’da kuvveden fiile çıkıyordu. Millet öyle uyanıyor ki yediden yetmişe herkes vatanın kurtulacağına müstevlilerin def edileceğine inanıyor veya inandırılıyordu. İlahi yardım imdada yetişiyor olmaz sanılan şey oluyordu.
Karanlık şartlar aydınlığa dönerken iki yıllık kahramanca, akıllıca devam eden millet mücadelesi zafere ulaşıyordu. Kısaca Sevr artık yırtılmıştı. Bin yıldır Türk Milletini Anadoludan sürmek için çabalayan Haçlı sürüleri geri çekilmek, Sevr’den vazgeçip Lozan’ı kabul edecekti. Kolay olmamıştı. Savaş meydanlarında kazanılan zafer masada kazanılmalıydı.
Lozan bunun meyvesiydi. Elbet meyvenin büyüklüğü, küçüklüğü tartışılabilirdi. Tartışıldı da. Bir milletin istekleri; sahip olduğu ekonomik, kültürel, beşeri ve askeri gücüyle orantılıydı. O tarihte yapılabilecek en iyi şey Türkiye’nin tapusunu almaktı. Lozan’la bu tapu alınmış oldu.